Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Akışkan Sevgi

Sosyolojik Düşünmek

Zygmunt Bauman Kimdir?


Erken dönem çalışmalarında sosyolojik yöntemin yanı sıra Marx ve Simmel’in etkisiyle gündelik hayat sosyolojisi üzerine araştırmalar yapan Bauman, kariyerinin bu aşamasından sonra, Yahudi soykırımının gerekçelerini modernlikte “müphemlik” doğuran alanlarda arayan araştırmalar yaptı; benlik, kimlik ve ötekilik, postmodernlik ve toplumsal eşitsizlik konularındaki çalışmalara imza attı; “akışkan modernite” gibi kavramları literatüre kazandırdı.

 

Akışkan Sevgi

 

Akışkan Sevgi (Liquid Love -2003) başlıklı kitabında sosyolog Zygmunt Bauman bugünlerde ilişkilerin 'kentin en güncel konuşma konusu olduğunu ve kötü ünü olan tehlikelerine karşın görünüşte oynamaya değer tek oyun olduğunu' savunur. Onun kitabı, 'insan bağlarının dayanıksızlığıyla', bu dayanıksızlığın neden olduğu güvenliksizlik hissiyle ve bizim buna verdiğimiz karşılıklarla ilgilidir.  Bauman, kitabının kahramanının (örneğin, aile, sınıf, din ya da evlilikle ilgili) 'bağları olmayan adam' ya da en azından saplanık, koparılamaz bağları olmayan adam olduğunu yazar. Bauman'ın kahramanının sahip olduğu bağlar, koşullar değişirse pek az gecikmeyle yeniden salıverilebilecekleri biçimde gevşekçe örülmüştür. Bauman'a göre, koşullar sıklıkla değişecektir o, sürekli değişimle ve kalıcı bağların yokluğuyla ıralandığını düşündüğü modern toplumu betimlemek için 'akışkan' eğretilemesini kullanır. 

Bauman bir şaha kalkmış 'bireyselleşme' dünyasında, ilişkilerin karışık bir kutsama olduğunu savunur; onlar, kişiyi farklı yönlere çeken, çatışan arzularla doludurlar. Bir yanda, özgürlüğe, kaçmayı seçersek kaçabileceğimiz gevşek bağlara ve bireyciliğe duyulan arzu vardır. Öte yanda, eşleşiklerimizle aramızdaki bağları sıkılaştırarak elde edilen daha fazla güvenliğe duyulan arzu vardır. Böyleyken, Bauman, güvenliğin ve özgürlüğün iki kutbunun arasında öne arkaya sallandığımızı ileri sürer. Bu ikisini nasıl bileştirebileceğimizle ilgili öğüt almak için sıklıkla uzmanlara -örneğin, terapistlere ya da köşe yazarlarına- koşarız. Bauman'a göre, bu, 'pastayı hem yeme hem de hiç bitirmeme, ilişkinin tatil zevklerinin kremasını sıyırırken, acı ve sert lokmalarını dışarıda bırakma' girişiminde bulunmaktır. 

Bunun sonucu, 'üst cep ilişkileri' içindeki bir 'yarı-ayrık çiftler' toplumudur. 'Üst cep ilişkileri' deyişiyle Bauman, gereksinim duyulduğunda dışarı çekilebilecek ama gereksinim duyulmadığı anda cebin derinliklerine itilebilecek olan bir şeyi anlatmak ister. Bauman, 'akışkan modern' toplumda insanların ilişkiyle ilgili tutumlarını Ribena adlı içkiye bile benzetir -yoğun biçimiyle mide bulandırıcıdır, ve seyreltik olarak tüketilmesi en iyisidir. 
Bizim 'insan bağlarının dayanıksızlığına' verdiğimiz karşılık, ilişkilerimizde niteliğin yerini niceliğe vermektir. İlişkilerimizin derinliği değil, temaslarımızın sayısı bizim için önemli olmaya başlar. Bauman, birbirimizle hep cep telefonuyla konuşuyor ve birbirimize metinler gönderiyor olmamızın (ve hatta onları gönderme hızımızı artırabilmek için budanmış tümceler biçiminde yazılı iletiler yazıyor olmamızın) nedeninin bir parça bu olduğunu savunur. Önemli olan, iletinin kendisi değil, onlarsız kendimizi dışlanmış hissettiğimiz iletilerin sürekli dolaşımıdır. 

Bauman insanların şimdi bağlantılardan ve ağlardan daha fazla, ilişkilerdense daha az söz eder olduklarına dikkat çeker. Bir ilişkinin içinde olma karşılıklı olarak kenetlenmiş olma anlamına gelirken, ağlar temasta olmayla geçen anları ayrıştırır. Bir ağda, istem üzerine bağlantılar yapılabilir ve istençle koparılabilir. Bağlantılar sanaldır, gerçek ilişkiler değillerdir. Bauman'a göre akışkan modern ilişkiyi gerçekten simgeleyen şey, bilgisayarlı buluşmadır. Bauman, elektronik ilişkilerin en canalıcı üstünlüğüne dikkat çeken yirmi sekiz yaşındaki bir adamla yapılan bir görüşmeyi alıntılar: 'Her zaman “sil” tuşuna basabilirsiniz.' Bauman sıklıkla, yakın ilişkilerimizin son zamanlarda geçirdiği dönüşümlerle ilgili olarak fazla kötümser olmakla suçlanır. O, değerlendiriminde haklı mıdır? Bu değişimlerle ilgili olarak benimsediğimiz görüş son zamanların büyük toplumsal ve siyasal sorularından kimilerini etkiler. 

Sosyolojinin öteki yakın akrabalarına gelince "kesin" yanıt vermek biraz zor olacaktır ancak yine de şunları söyleyebiliriz: Siyasal bilimler, ağırlıklı olarak iktidar ve yönetimle ilgili eylemleri tartışır; ekonomi, mal ve hizmetlerin üretilmesi ve dağıtılması kadar kaynakların kullanılması ile ilgili eylemleri ele alır; hukuk, insan davranışını düzenleyen normlar ve bu normların/kuralların nasıl ifade edildiği, yükümlülükler getirdiği ve uygulandığı ile ilgilidir... Şimdiye kadar anlatılanlar ışığında, aynı yoldan ilerleyerek sosyolojinin öteki disiplinlerin dikkatinden kaçmış şeylerden beslenen bir tür artıkçı disiplin olduğunu görebiliriz. Sorumuza verilen böyle "kesin" bir yanıtın içerdiği sorun  : Bu yanıt ancak bize aşikar ve tartışmasız doğru gelen başka çoğu inanç gibi, kişinin sözünü etmeden kabul eder göründüğü bütün varsayımlara daha yakından bakmadığımız sürece kesinliğini korur. Her şeyden önce, insan eylemlerinin belli sayıda ayrı tipe bölündüğü fikri de nereden çıktı? Nereden mi, eylemlerin bu şekilde sınıflandırılmış olması ve bu sınıflandırmada her dosyaya ayrı bir isim verilmiş olmasından (öyle ki ne zaman politikadan, ne zaman ekonomiden ve ne zaman hukuki meselelerden bahsedeceğimizi ve nerede neyi bulacağımızı biliriz); ve başkaları değil de belli tür eylemler üzerinde araştırma yapmaya, etraflı görüşler sunmaya, yol göstermeye ya da tavsiyelerde bulunmaya tek kendilerinin hakkı olduğu iddiasında bulunan bilgili ve güvenilir bir grup uzmanın olmasından. Ancak biz soruşturmamızı bir adım daha ileri götürelim: "Kendi başına" insan dünyasının ne olduğunu nasıl bilebiliriz? Yani, ekonomi, politika ya da sosyal politika biçiminde parçalanmadan önce ve böylesi bir parçalanmadan bağımsız olarak insan dünyasını nasıl bilebiliriz? Hiç kuşkusuz, bunu kendi hayat deneyimimizden öğrenmiyoruz. Kimse şimdi politika sonra ekonomi dünyasında yaşamaz; kimse İngiltere'den Güney Amerika'ya gitmekle sosyolojiden antropolojiye geçmiş olmaz ya da bir yıl daha yaşlandığında tarihten sosyolojiye geçmez. Eğer yaşarken böylesi alanları ayırabiliyorsak, eğer bu eylemin burada ve şimdi politikaya ait olduğunu diğerinin de ekonomik karakter taşıdığını söyleyebiliyorsak, bunun tek nedeni bize her şeyden önce bu tür ayrımlar yapmanın öğretilmiş olmasıdır. Dolayısıyla gerçekten dünyanın kendisini değil, dünyayla ilişkimizi biliriz; bir bakıma, dünya imgemizi, dilden ve eğitimden kazandığımız yapı taşlarından sıkıca örülmüş bir modeli pratiğe geçiririz. 

Demek ki, akademik disiplinler arasındaki farklılıklardan yansıyan biçimiyle insan dünyasında doğal bir bölünmenin olmadığını söyleyebiliriz. Tersine, insan dünyasının zihnimizde taşıdığımız ve sonra yaptığımız işlere uyguladığımız zihinsel haritasında görünenler, insan eylemleriyle uğraşan akademisyenler arasındaki iş bölümünün sonucudur; bu, her bir alanın uzmanlarının ayrılmasıyla ve her bir grubun hükmettikleri alana neyin ait olup neyin olmadığına karar verme hakkıyla desteklenip pekiştirilen bir iş bölümüdür. İçinde yaşadığımız dünyaya yapısını kazandıran da bu iş bölümüdür. Bundan dolayı, gizimizi çözmek ve "farklılık yaratan farklılığın" saklandığı yeri bulmak istiyorsak, başlangıçta dürüst bir biçimde dünyanın doğal yapısını bize gösteriyor gibi görünen, kerametleri kendinden menkul disiplinlerin pratiklerine baksak iyi olur. Artık aradaki farkı doğuran şeyin ilk başta bu pratiklerin kendisi olduğunu kestirebiliriz; eğer bir yansıtma varsa, bu bizim sandığımızın tam tersi yöndedir. 
Çeşitli çalışma alanlarının pratikleri birbirlerinden nasıl ayrılırlar? İlk bakışta bunlar, çalışma konuları olarak seçtikleri şeylere karşı tutumları bakımından çok az farklılık gösterir ya da hiç farklılık göstermezler. Hepsi kendi konuları ile ilgilenirken aynı davranış kurallarına uyar. Hepsi ilgili olguların tümünü toplamaya gayret eder; hepsi olguları hakkında herhangi bir kuşkuyu ortadan kaldırmaya çalışır; olgular denetlenir ve yeniden denetlenir ve bu yüzden olgular hakkındaki ham bilgi güvenilir olur; hepsi olgular hakkında yaptıkları önermeleri açıkça, belirsizliğe yer bırakmaksızın anlaşılabilecek ve önermeyi türettikleri kanıtla ve yine gelecekte mevcut olabilecek herhangi bir kanıtla sınanabilecek biçime sokmaya çalışırlar; hepsi yaptıkları ya da savundukları önermeler arasındaki çelişkileri ayıklamaya ya da ortadan kaldırmaya çalışırlar ki aynı zamanda doğru olabilecek iki önerme birden ortaya atılmamış olsun. Kısacası, hepsi verdikleri sözlere sadık kalmaya, bulgularını sorumlu bir biçimde (yani, doğruya götüreceğine inanılan bir biçimde) elde etmeye ve sunmaya çalışırlar. Böyle yapmadıkları takdirde eleştirilmeye ve iddialarını geri çekmeye hazırdırlar. Demek ki, uzmanların görevlerinin ve hikmetlerinin, yani mesleki sorumluluklarının nasıl anlaşılacağı ve uygulanacağına ilişkin ilginç  bir farklılık yoktur. Muhtemelen, akademik pratiklerde, başka özellikleri bakımından da bir farklılık bulamayacağız. Uzmanlık iddiasında olan ve iddiası kabul gören herkes olguları toplayıp işlemekte benzer yollar izler: Üzerinde çalıştıkları şeyleri ya doğal ortamlarında (örneğin, evinde, kamusal ilişkilerinde, iş ve eğlence yerlerinde "normal" günlük hayatlarını yaşayan insanlar) ya da özel olarak tasarlanıp sıkı bir biçimde kontrol edilmiş deney koşullarında (örneğin, bilerek tasarlanmış düzenekler içinde insan tepkileri gözlendiğinde ya da insanlar olur olmaz karışıklıkları ortadan kaldırmak üzere tasarlanmış sorulara yanıt vermeye yönlendirildiklerinde) gözlerler; bu da olmazsa, geçmişte yapılmış benzer gözlemlerden (örneğin, kilise kayıtları, nüfus sayımları, polis arşivleri) elde edilen kanıtlan kendi olguları olarak kullanırlar. Bütün akademisyenler biriktirdikleri ve tetkik ettikleri olgulardan sonuçlar çıkarırken ve bunları doğrular ya da çürütürken aynı genel mantık kurallarını izlerler. Göründüğü kadarıyla "farklılık yaratan farklılık" arayışımızda son umudumuz, her inceleme dalı için tipik sorularda, farklı disiplinlerden düşünürlerin insan eylemlerine bakarken, onları inceler ve açıklarken görüş açılarını (bilişsel perspektifler) belirleyen sorularda ve bu gibi soruların ürettiği bilgiyi düzene sokup insan hayatının verili bir bölümünün modeline ya da boyutuna katmak için kullanılan ilkelerde yatmaktadır. 

Çok kaba bir yaklaşımla, örneğin ekonomi, birincil olarak insan eylemlerinin maliyetleri ile sonuçlan arasındaki ilişkiye bakacaktır. Muhtemelen insan eylemlerine, bu eylemleri gerçekleştirenlerin, yani aktörlerin ya da faillerin erişmek ve kendilerine en yararlı olacak biçimde kullanmak istedikleri kıt kaynakların idaresi açısından bakacaktır. Dolayısıyla ekonomi, failler arası ilişkileri, arz ve talebin düzenlediği mallar ile hizmetlerin yaratılması ve mübadelesinin unsurları olarak görecektir. Son olarak ekonomi, kaynakların yaratılması, elde edilmesi ve çeşitli talepler arasında dağıtılması sürecine ilişkin bir modele göre bulgularını düzene sokacaktır. Siyasal bilimler ise, en azından başka faillerin fiili ya da tahmini tutumlarını değiştiren ya da onlar tarafından değiştirilen (genellikle güç ve nüfuz başlığı altında tartışılan bir etki) özellikte insan eylemleri ile ilgilenecektir. Siyaset, insan eylemlerini böylesi güç ve nüfuzlardaki dengesizlik açısından ele alacaktır; belli failler, etkileşim sürecinden muhataplarına oranla davranışları daha köklü bir değişikliğe uğramış olarak çıkacaktır. Siyasal bilimler muhtemelen bulgularını güç, tahakküm, otorite vb. kavramlar etrafında örgütleyecektir; bu kavramların hepsi ilişkide tarafların mücadelesini verdikleri şeyleri elde etme şanslarındaki farklılaşmaya gönderme yapar. 

Sosyolojiyi farklı bir yere koyan ve ona belirleyici karakterini veren şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır- bu oluşumlar ise karşılıklı bir bağımlılık (eyleme girişilme ihtimalinin ve eylemin başarı şansının öteki faillerin kimler olduğu ya da ne yapabileceklerine bağlı olarak değiştiği bir durum anlamında bağımlılık) ağına takılmış faillerin rastlantısal olmayan birlikteliği biçiminde düşünülebilir. Sosyologlar bu şekilde hep birlikte ağa takılmanın insan faillerin muhtemel ve fiili davranışları açısından sonuçlarının neler olduğunu soracaktır. Bu gibi ilgiler sosyolojik araştırmanın nesnesine biçim verir; oluşumlar, yani karşılıklı bağımlılık ağları, eylemin karşılıklı koşullayıcılığı ve faillerin özgürlüklerinin genişlemesi ya da daralması sosyolojinin en ağırlıklı olarak üzerinde durduğu meselelerdir. Senin benim gibi tek tek failler sosyolojik çalışmanın görüş alanına bir karşılıklı bağımlılık ağı içindeki birimler, üyeler ya da ortaklar olma kapasiteleriyle girecektir. Denebilir ki, sosyolojinin merkezi sorusu şudur: Ne yaparlarsa yapsınlar ya da yapabilir olurlarsa olsunlar, insanların başka insanlara bağımlı olmaları ne anlamda önemlidir; insanların her zaman ve kaçınılmaz olarak başka insanlarla ortaklık, iletişim, mübadele, rekabet, elbirliği halinde yaşamaları ne anlamda önemlidir? İşte sosyolojik tartışmanın özel alanını oluşturan ve sosyolojiyi beşeri ve sosyal bilimlerin görece özerk bir dalı olarak tanımlayan (ve ne araştırma amacıyla seçilmiş insanlar ve olayların ayrı bir koleksiyonu ne de öteki inceleme alanlarının ihmal ettiği türden belli bir insan eylemleri dizisi olan) bu soru türüdür. Sonuçta diyebiliriz ki, sosyoloji en başta insan dünyası hakkında bir düşünme biçimidir; ilke olarak aynı dünya hakkında başka yollarla da düşünebilirsiniz. 

Sosyolojik düşünce tarzından ayrılan öteki yollar arasında sağ-duyu özel bir yer işgal eder. Belki diğer akademik dallardan daha çok sosyoloji, kendi yeri ve pratiği için önemi tartışılmaz sorunlarla dolu olan sağduyuyla (hayatımızdaki günlük işlerimizi yürütmek için faydalandığımız zengin ancak dağınık, sistematik olmayan, genelde bağlantıları belirsiz ve söze dökülemeyen bilgi ile) ilgilidir. Aslında çok az bilim dalı sağduyuyla ilişkisini açıktan dile getirir; çoğu, sağduyunun bırakın bir sorun oluşturduğuna, mevcut olduğuna bile değinmez. Çoğu bilim dalı kendileri gibi saygın ve sistematik bir araştırma çizgisi izleyen diğer bilim dallarıyla onu birleştiren köprülere ya da onlardan ayıran sınırlara göre kendini tanımlama peşindedir. Sağduyuyla, çizilen sınırları ya da yapı taşlarını yerinden oynatacak ölçüde ortak bir zemini paylaştığını düşünmez. Kabul etmek gerekir ki, onların bu ilgisizlikleri yersiz değildir. 

Sağduyunun örneğin fiziğin, kimyanın, astronominin ya da jeolojinin ilgilendiği konular hakkında söyleyecek hemen hemen hiçbir şeyi yoktur (ve sağduyunun bu gibi konularda söyleyebildikleri de, onlar karmaşık bulgularını sıradan insanların kavrayabileceği ve anlayabileceği hale getirmeyi başardıkları oranda bu bilimlerin kendileri sayesinde olur). Fiziğin ya da astronominin ilgilendiği konular sıradan insanların görüş ufkuna, yani senin benim günlük deneyimimiz çerçevesine pek girmez. Ve bu yüzden biz, uzman olmayan sıradan insanlar, bu gibi konular hakkında bilim insanlarının yardımı, hatta verdikleri eğitim olmaksızın bir kanıya varamayız. Bu ve benzeri bilimlerin araştırdığı konular yalnızca sıradan insanların akıl sır erdiremediği çok özel koşullarda, örneğin milyonlarca dolarlık bir hızlandırıcının ekranında, dev bir teleskopun merceğinde ya da bin feet derinliğinde bir kuyunun dibinde ortaya çıkarlar. Ancak bilimciler onları görebilir ve onlar üzerinde deney yapabilir; bu konular ve olaylar verili bilim dalının, hatta onun seçilmiş uygulayımcılarının tekelindeki bir mülktür; hem de meslekten olmayan kimsenin ortak olamadığı bir mülk. Çalışmalarının hammaddesini sağlayan deneyimin biricik sahibi olan bilimcilerin o materyalin işlenme, çözümlenme ve yorumlanma biçimleri üzerinde tam bir denetimleri vardır. Bu süreçten çıkan ürünler başka bilimcilerin, ama sadece onların, kılı kırk yaran değerlendirmelerine dayanmak zorundadır. Onlar kamuoyuyla, sağduyuyla ya da uzman olmayan görüşlerin herhangi bir başka biçimiyle yarışmak zorunda kalmazlar; bunun tek nedeni, üzerinde çalıştıkları ve laf ettikleri konularda kamuoyu ya da sağduyuya özgü bir görüş bulunmamasıdır. 
Sosyolojiye gelince işler çok farklıdır. Sosyolojinin çalışma alanında dev hızlandırıcılara ya da radyo teleskoplara benzer bir şey yoktur. Sosyolojik bulgu için hammadde sağlayan bütün deneyimler, sosyolojik bilgiyi oluşturan hemen her şey sıradan insanların normal günlük hayatlarında yaşadıkları şeylerdir; deneyim, bazen pratikte mümkün olmasa da, ilke olarak herkese açıktır; ve deneyim bir sosyoloğun büyüteci altına girmeden önce zaten herkes tarafından, sosyolog olmayan, sosyolojik dili kullanma ve olayları sosyolojik görüş açısından görme eğitimi almamış bir kişi tarafından yaşanmıştır. Nihayetinde hepimiz başka insanlarla birlikte yaşarız ve birbirimizi etkileriz. Hepimiz elde ettiklerimizin başka insanların yaptıklarına bağlı olduğunu çok iyi biliriz. Hepimiz bir çok kere arkadaşlarla ya da yabancılarla iletişim kopukluğunun acısını çekmişizdir. Sosyolojinin bahsettiği her şey zaten hayatımızda olmuş şeylerdir. Zaten öyle olması da gerekir, aksi halde hayatımızı yürütemezdik. Başkalarıyla birlikte yaşamak için bir sürü bilgiye ihtiyaç duyarız ve sağduyu bu bilginin adıdır. 


Günlük rutinlerin içine iyice daldığımızda, olanların anlamı üzerinde pek durup düşünmeyiz; hatta özel deneyimlerimizi başkalarının başına gelenlerle karşılaştırmaya, sosyal olanı, tekel olandaki genel olanı görmeye fırsatımız olmaz; sosyologların bizim yerimize yaptıkları tam da budur. Bu onlardan kişisel hayat hikayemizin başka insanlarla paylaştığımız tarih ile nasıl örüldüğünü bize göstermelerini bekleriz. Ne var ki, sosyologlar bu kadar derine insinler ya da inmesinler, yola çıkmak için seninle ve benimle paylaştıkları gündelik hayat deneyiminden, her birimizin günlük hayatına girmiş ham bilgiden başka bir hareket noktaları yoktur. Yalnızca bu nedenden dolayı sosyologlar, fizikçilerin ve biyologların örneğini ne kadar sıkı biçimde izlerlerse izlesinler ve çalışmalarının konusuna ne kadar uzak dururlarsa dursunlar (yani senin ve benim hayat deneyimlerime tarafsız ve uzaktan bakan bir gözlemcinin yaptığı gibi "orada dışarıda" bir şey olarak baksınlar) kavramaya çalıştıkları deneyimin iç bilgisinden tamamen kopamazlar. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, sosyologlar yorumlamaya çalıştıkları deneyimin iki yanında da, aynı zamanda hem iç hem de dış yüzünde de kalmaya mecburdurlar. (Sosyologların bulgularını kaydederken ve genel önermelerini kaleme alırken "biz" zamirini ne kadar sık kullandıklarına dikkat edin. "Biz" hem çalışan hem de çalışılanı içine alan bir "nesne"yi belirtir. Bir fizikçinin kendileri ile moleküller arasındaki ilişkiden bahsederken "biz" zamirini kullandığını tahayyül edebilir misiniz? Ya da kendileri ve yıldızlar hakkında bir genelleme yaparken "biz" diyen astronomları?
 
Sosyoloji ile sağduyu arasındaki özel ilişki hakkında söyleyecek başka şeyler de var. Modern fizikçilerin ya da astronomların gözlemleyip üzerine teori ürettiği fenomenler masum ve bozulmamış bir biçimde, işlenmemiş, etiketlerden, hazır tanımlardan ve ön yorumlardan özgür (yani, yorumların ortaya çıkmasını sağlayacak deneyleri kuran fizikçilerin önceden yaptığı türden yorumlar dışın¬ da) ortaya çıkar. Onlar kendilerine isim versin diye, kendilerini öteki fenomenlerin arasına katsın ve kendilerinden doğru düzgün bir bütün oluştursun diye, kısaca kendilerine anlam versin diye fizikçileri ya da astronomları beklerler. Ancak önceden hiç anlam verilmemiş böyle temiz ve el değmemiş fenomenlerin sosyolojik karşılıkları, eğer varsa, birkaç tane vardır. Sosyologların araştırdığı türden insan eylemleri ve etkileşimleri, ne kadar dağılmış, bölük pörçük olursa olsun, hepsi faillerin kendileri tarafından isimlendirilmiş ve teorize edilmiştir. Sosyolog onları irdelemeye başlamadan önce, sağduyusal bilginin nesnesi olmuşlardır. Aileler, örgütler, akrabalık ilişkileri, komşuluk ilişkileri, şehirler ve köyler, milletler ve kilise cemaatleri ve düzenli insan etkileşimiyle bir arada tutulan başka gruplaşmalar zaten faillerce anlamlandırılmış ve önemleri belirlenmiştir, öyle ki failler eylemleri sırasında bu anlamların taşıyıcıları olduklarını bilirler ve ona göre davranırlar. Sıradan failler ve meslekten sosyologlar onlardan bahsederken aynı isimleri, aynı dili kullanmak zorunda kalacaklardır. Sosyologların kullanabilecekleri her terim senin benim gibi "sıradan" insanların sağduyusal bilgisi tarafından verilmiş anlamlar ile son derece yüklenmiş olacaktır. 

 

Bauman, Zygmunt. Sosyolojik düşünmek. 2015.

Giddens, Anthony. Sociology. Macmillan, 2001.

Zygmunt Bauman Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri