Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Yabancılaşmış Emek

Yabancılaşmış Emek 

 

“İşçi ne kadar çok servet üretirse, üretiminin gücü ve kapsamı ne kadar artarsa, kendisi de o kadar yoksullaşır. Ne kadar çok meta yaratırsa kendisi de bir meta olarak o kadar ucuzlar. Şeyler dünyasının artan değeriyle doğrudan doğruya orantılı olarak insanlar dünyası değersizleşir. Emek yalnızca meta üretmez; kendisini ve bir meta olarak işçiyi de üretir ve bunu meta ürettiği oranda gerçekleştirir.”  “Bu olgu göstermektedir ki emeğin ürettiği nesne -emeğin ürünü- emeğin karşısına yabancı bir şey, kendini üretenden bağımsız bir güç olarak dikilir. Emeğin ürünü, bir nesneye aktarılmış, maddeleşmiş emektir: Emeğin nesneleştirilmesidir. Emeğin gerçekleştirilmesi, emeğin nesnelleşmesidir. Politik ekonominin ele aldığı durumlarda, emeğin bu gerçekleşmesi, işçiler için gerçekliğin yok olması şeklinde görünür; nesneleşme, nesnenin yok oluşu ve nesneye kölelik, mülk sahibi ise yabancılaşma, başkalaşma olarak ortaya çıkar...” 

“Dinde de durum aynıdır. İnsan Tanrı’ya ne kadar çok şey verirse, kendine o kadar az şey kalır. İşçi hayatını nesneye koyar; ama artık hayatı kendine değil, nesneye aittir. Emeğinin ürünü, kendisi değildir.  İşçinin kendi ürününden dışlaştırılması, sadece emeğinin bir nesne, dışsal bir varoluş olduğu anlamına gelmez, onun dışında, bağımsız, ondan başka bir şey olarak var olduğu, karşısına dikilen bağımsız bir güç olduğu anlamına da gelir; yani işçinin nesneye aktardığı hayat, yabancı ve düşman bir şey olarak kendi karşısına çıkmaktadır.” 

“Politik ekonomi, işçiyle (emek) üretim arasındaki dolaysız ilişkiyi göz önüne almayarak, emeğin kendi içinde yatan yabancılaşmayı gizler. Emek, zenginler için gerçekten çok güzel şeyler yaratır - ama işçi için ürettiği yalnız yoksunluktur. Emek saraylar üretir ama işçi için, çirkinlik.. Zeka üretir  ama işçi için ürettiği aptallık, budalalıktır...” 

“Ürün olsa olsa, üretici etkinliğin bir özetidir. Bu durumda, emeğin ürünü bir soyulma olduğuna göre, üretimin kendisi de hareket halinde soyulma, etkinliğin soyulması, soyulma etkinliğidir. Emek nesnesinin yabancılaşmasında, emek etkinliğinin yabancılaşması, kendine başkalaşması özetlenir sadece...”  “Öyleyse, emeğin kendine başkalaşmasını meydana getiren nedir?” “Bir kere, çalışma işçinin dışındadır, yani onun özsel varlığına ait değildir. Onun için çalışırken kendini olumlamaz, inkar eder, mutlu değil mutsuzdur... Onun için işçi ancak çalışma dışında kendine gelir ve çalışırken kendisinin dışındadır. Çalışmadığı zaman kendindedir, çalışırken kendinde değildir... Dolayısıyla, bir ihtiyacın karşılanması değildir; sadece, çalışmanın dışındaki bazı ihtiyaçları karşılamanın bir aracıdır...” 

“Dinde insan imgeleminin, insan beyninin, insan yüreğinin kendiliğinden etkinliği, nasıl bireyden bağımsız bir şekilde işliyorsa -yani yabancı, kutsal ya da şeytani bir etkinlik şeklinde- işçinin etkinliği de onun kendiliğinden etkinliği değildir. Bir başkasına aittir, kendi benliğinin yitirilmesidir.”
“Bütün bunların sonucunda insan (işçi) yalnız hayvansal işlevlerinde, yani yerken, içerken, çocuk yaparken ve olsa olsa evinde, giyiminde, vb. serbestçe etkin olabilir: insani işlevlerinde ise iyice hayvanlaşmıştır. Hayvansı özellikleri insani, insani özellikleri hayvansı olmuştur.” 
“ Şüphesiz yemek, içmek, çocuk yapmak vb. aynı zamanda gerçek insani işlevlerdir. Ama onları başka bütün insani etkinliklerin alanından ayıran ve son biricik amaç yapan soyutlamada hayvansaldırlar.”  

"... Bu ilişki işçinin, kendine ait olmayan dışlaşmış bir etkinlik olarak kendi etkinliğiyle ilişkisidir; acı çekme olarak etkinlik, zayıflık olarak güçlülük, kısırlık olarak verimlilik, işçinin kendi fiziksel ve manevi enerjisi, kişisel hayatı ya da etkinlik dışındaki hayatıdır -kendine karşı dönmüş, kendisine ait ya da bağımlı olmayan bir etkinlik. Daha önce şey’in yabancılaşmasını görmüştük, buradaysa kendine yabancılaşmayı görüyoruz...” 

"...Doğa, insanın organik olmayan bedenidir -yani, insan bedeninin kendisi olmayan doğa. İnsan doğayı kullanarak yaşar- bu demektir ki doğa onun bedenidir ve ölmemek için insan doğayla sürekli bir ilişki içinde olmalıdır. İnsanın fiziksel ve manevi ha yatının doğaya bağlı olduğu, sadece doğanın kendine bağlı olduğu anlamına gelir, çünkü insan doğanın bir parçasıdır.” “İnsan doğadan ve kendinden, kendi etkin işlevlerinden, kendi hayat-etkinliğinden yabancılaştırırken, yabancılaşmış emek, türü insana yabancılaştırır. Türün hayatını birey hayatının bir aracına çevirir. İlkin türün hayatıyla bireyin hayatını yabancılaştırır, sonra da soyut şekliyle bireyin hayatını, gene soyut ve yabancılaşmış şekliyle türün hayatının amacı yapar.” 

“ Çünkü bir kere emek, hayat-etkinliği, üretici hayatın kendisi insana sadece bir ihtiyacı karşılamanın, fiziksel varoluşu sürdürme ihtiyacını karşılamanın aracı gibi görünmektedir. Oysa üretici hayat türün hayatıdır. Hayat-doğuran hayattır. Türün bütün özelliği -türsel özelliği- hayat / etkinliğinin özelliğinde bulunmaktadır; özgür, bilinçli etkinlik insanın türsel özelliğidir. Hayat sadece bir yaşama aracı olarak görülmektedir...” 

“Hayvan kendi hayat-etkinliğiyle doğrudan doğruya özdeştir. Kendini bundan ayırt etmez. Hayvan, kendi hayat-etkinliğidir. İnsan hayat-etkinliğinin kendisini isteminin ve bilinçliliğinin nesnesi yapar. Bilinçli bir hayat-etkinliği vardır. Doğrudan doğruya içine girip kaynaştığı bir gerekircilik yoktur. Bilinçli hayat-etkinliği insanı hayvanca hayat-etkinliğinden dolaysız biçimde ayırır. İşte bundan ötürü insan bir tür varlığıdır. Ya da sadece bir tür varlığı olduğu için bilinçli bir varlıktır, yani, kendi varlığı insan için bir nesnedir. Yalnız bundan ötürü etkinliği özgür bir etkinliktir. Yabancılaşmış emek bu ilişkiyi ters çevirir, öyle ki insan bilinçli bir varlık olduğu için kendi hayat-etkinliğini, öz varlığını, varoluşu için basit bir araç yapar...” 

“Ama hayvanlar yalnızca kendilerinin ya da yavrularının dolaysız ihtiyaçları için üretirler; ürünleri tek yanlıdır, oysa insan evrensel üretimde bulunur. İnsan bütün türlerin ölçülerine göre üretir. İnsan aynı zamanda güzelliğin kurallarına göre yaratabilir...” “Demek ki insan ilk olarak dünyanın işlenmesinde, bir tür varlığı olduğunu gerçekten kanıtlamaktadır. Bu üretim onun etkin türsel hayatıdır. Bu üretim yoluyla ve bu üretim dolayısıyla, doğa insanın kendi eseri ve kendi gerçekliği olarak görünür. Dolayısıyla emeğin amacı, inşanın türsel hayatının nesnelleştirilmesidir: çünkü kendini yalnızca bilinçte olduğu gibi ussal biçimde değil, aynı zamanda gerçeklikte, etkin olarak bir kere daha yaratır ve böylece kendi yarattığı bir dünyada kendini seyredebilir. Bu yüzden, insandan kendi üretiminin nesnesi koparılıp alındığında, yabancılaşmış emek insanı kendi türsel hayatından, kendi gerçek türsel nesnelliğinden koparıp almış olur ve onun hayvanlar karşısındaki üstünlüğünü, organik olmayan bedeninin, doğanın elinden alınması elverişsizliğine dönüştürür...” 

“İnsanın kendi emeğinin ürününden, hayat-etkinliğinden, türsel varlığına yabancılaşması olgusunun dolaysız bir sonucu, insanın insana yabancılaşmasıdır. İnsan nasıl kendi kendisiyle karşı karşıya geliyorsa, öteki insanla da karşı karşıya gelmektedir.” “ Aslında, insanın türsel özelliğinin kendisine yabancılaştırıldığı önermesi, bir insanın öbürüne ve her ikisinin insanın öz doğasına yabancılaştırıldığı anlamına gelir.” 
“ İnsanın yabancılaşmasını sağlayan bu yabancı güç yine insan dan, sömürücüden başkası olamaz.” 

Marx demek ki yabancılaşmayı sömürüyle, ürünün bir kısmının bireysel ya da kolektif emekçiden (emekçiler sınıfı) üretim araçlarını elinde bulunduran birey ve sınıf tarafından alınması olgusuyla sınırlamamaktadır. Yabancılaşmayı birçok başlık altında analiz etmektedir: 

a) Emekçinin nesne olarak yabancılaşması (onu bir nesne yapan yabancı güç); 

b) Üretici faaliyetin, yani emeğin kendisinin (onu bölen, parçalayan) yabancılaşması; 

c) Özgül varlık olan, insan türünün üyesi olan -insanileşmiş özgül ihtiyaçlar bütünü olan- insanın yabancılaşması; 

d) Doğanın varlığı olan, doğal ihtiyaçlar bütünü olan insanın yabancılaşması. 

Marx : “Makine insanın zayıflığına uyum sağlayıp, zayıf insanı makineye dönüştürür.” Ya da: “İş bölümü, emeğin yabancılaşma içindeki politik-ekonomik ifadesidir.” Dahası: “Nasıl ki toplum inşam insan olarak yaratıyorsa, toplum da insan tarafından yaratılmıştır. Doğanın insani özü ancak toplumsal insan için vardır. Her insan hemcinsini yabancı bir güce bağımlı kılmaya yönelir; böylelikle, kendi bencil ihtiyaçlarını karşılayabilecektir. İnsanın yabancılaşması kendini şöyle gösterir ki, benim geçim araçlarım bir başkasınınkilerdir; benim arzumun nesnesi olan şey bir başkasının erişemediği mülk edinmedir; her şey kendinden başkadır; benim faaliyetim başkadır; ve son olarak -bu kapitalist için de doğrudur- insani olmayan bir güç her şeye hakimdir.” Bu metinler, toplumsal bilimlerle eklemlenmiş kavram, gerçeklik, felsefi teori olan yabancılaşmanın çok yüzlü, her yerde mevcut (üretici güçlerde ve toplumsal ilişkilerde olduğu kadar, ideolojide ve daha derinde, insanın doğayla ve kendi doğasıyla ilişkisinde) niteliğini fazlasıyla göstermektedir. 

Ana fragman (“Die entfrendete Arbeit”), Marx'a göre emeğin, yaratıcı olan insanın özünü oluşturduğunu göstermektedir: Kendi ihtiyaçlarını yaratan ihtiyaç varlığı; ve yabancılaşmanın aşağıladığı, un ufak ettiği, bunalttığı şey özellikle emektir. Yoksullaşma teorisi Marx'ta yabancılaşma teorisinin ayrılmaz parçasıdır. Bununla birlikte, bu iki kavram birbirinden ayrılır; dolayısıyla, onlara denk düşen olgular ayrı ayrı incelenmelidir, ikinci alan ilkinden daha geniştir. Yabancılaşma mefhumuna vurgu yapmak, sonuç olarak, yoksullaşma eğilimi teorisinin a priori inkar edilmediği anlamına gelir. Marx'in ifade ettiği iktisadi yasalar her zaman eğilime ilişkin ya salardır; başka güçler, başka faaliyetler ve başka yasalar tarafından engellenirler. Yoksullaşmanın analizi, tıpkı yabancılaşmanın analizi gibi, proletaryanın yaşamının, ihtiyaçlarının, bölgesel olarak, sanayi dallarıyla ve ülkelerle karşılaştırılmış bilimsel analizlerine dayanmadıkları sürece havada bir sav olarak kalır. Gelişim eşitsizliğinin başka yerlerde olduğu gibi burada da büyük bir rol oynaması a priori mümkündür. Yalnızca iktisadi olmakla kalmayan sosyolojik de olan (temel ya da farklılaşmış ihtiyaçlara, ihtiyaçların derecesine ve yapısına, eski ve yeni, hissedilmemiş ya da karşılanmamış ihtiyaçlara yönelik) bir analiz zorunlu gözükmektedir. Marx'in başka metinleri, ona göre devletin, bütün toplumsal yaşam üzerinde hüküm süren gayri insani gücü taçlandırdığını açıkça göstermektedir; devlet bu gücü sağlamlaştırmakta ve kutsamaktadır. Siyasal yabancılaşma (devlete özellikle toplum yaşamından yüksek bir yaşam atfeden siyasal batıl inançla birlikte), bir anlamda, en ciddi yabancılaşmadır. Bir başka anlamda, yabancılaşmaya karşı mücadelenin (“ya bancılaşmadan kurtulma”), yardımcısı olan radikal eleştiriyle birlikte, en etkin, en gerekli, en doğrudan olabileceği alanı da belirler. Marx'in iş bölümünü yabancılaşmanın nedeni gördüğü de açıktır. Oysa Marx siyasal devrimin, üstyapılar düzleminde -ne de sosyalizmin üretim ilişkileri düzleminde- iş bölümüne son verebileceğini asla öngörmedi. Yalnızca komünizmin -süresini saptamadığı bir geçiş döneminden sonra- iş bölümünü aşabileceğini öngördü. Geçiş süresince, yabancılaşma biçimleri (örneğin hukuk ve elbette iş bölümü) varlığını sürdürür. Dolayısıyla, Marx yabancılaşmanın alanını asla kapitalizmle sınırlamadı; sosyalizmi ya da proletarya devrimini asla yabancılaşmanın mutlak ve dolaysız sonu olarak görmedi. Yabancılaşma, çelişik süreç olan “yabancılaşmadan kurtulma”yla birlikte, yeni biçimler altında sürer, hatta yeniden doğar. Ama biz burada sunumumuzun güncel anını, hatta bütününü aşan başka sorunlara yaklaşıyoruz. Çünkü bunlar felsefi sorunlardır: Felsefe, her gerçekleşmenin, her nesnelleşmenin, kendi derin olumsuzluğu olarak bir yabancılaşma içerip içermediğini sormaya kadar varır.

Hegelci teori mi, yeni-Hegelci teori mi? Biraz bakalım. Hegel'e göre varlığın, tarihin, diyalektiğin mutlak temelinin ideanın yabancılaşması olduğu kesindir. Bu yabancılaşma, kendi sistemi içinde, gelişimin başlangıç ve mutlak koşuludur. idea kendinden çıkarak kendine yabancılaşır, dağılmış Öteki olur, kendine karşı olmadan kendini kavrayamayan, sürekli yabancılaşan varoluşun kendisi olur. Varlığın yükselen evreleri (doğa, mekanizma, toplum, sanat, din, felsefe), İdea’nın kendi kendini ardışık bir şekilde yeniden kavraması olarak belirlenir. Bu evrelerin hiçbiri, bilincin bu tasvir ya da görünümlerinin hiçbiri, onun kendinde ve kendi için hakikati olmayı başaramaz. Dolayısıyla bu evreler yabancılaşma alanında kalır. Böylece, Hegel'de çelişki yabancılaşmanın bir içeriminden başka bir şey değildir. Başkasını ve kendini tanımak, kendini düşünmek, yabancılaştıncı yeni çelişkilere yol açarak çelişkileri çözümlemektir. İdea çelişkinin ve sonucunun motorudur. Hem kendine karşıt olandır hem de çelişkinin içinde kendisiyle birliğini bulmaya -ve düşünümsel olarak tanımaya- çalışan şeydir. Mantığın hareketi evreni yeniden inşa etme iddiasındadır; aslında, İdea'nın alçalan ve yükselen yayılımlarını bulur ve tanır. Gerçeğin ve düşünümün (bilincin) mutlak başlangıcı gibi gözüken varlık, aslında hem aşağıda hem yukarda, aşağıdan ve yukardan, doğa, duyum, soyutlama tarafından ve Tin tarafından, İdea’nın mutlak sınırından başka bir şey değildir. Dolayısıyla, öncelikle Hegel'de dünya yaratıcı olarak gözüken Mantık, aslında İdea'ya varmanın insani yöntemidir (ve bu nedenle, Hegelci anlamda idea'dan ve mutlaktan kurtulamaz ve Marksizme geçmek üzere geri dönemez). Bununla birlikte Hegel'de, İdea'nın mutlak parçalanması -yabancılaşması- bu İdea’nın yaratması ve yaratırken kendinin bilincine varması (içinde kendini düşündüğü yansıması olması) için şarttır. Gerçeğin, yaşamın, bilincin (umutsuzluğunun) parçalanması da Hegelcilik içinde kesin bir veridir. 

Böylece, Hegel'deki irrasyonellik kalıntısı -yabancılaşma teorisi- tarihsel ve diyalektik materyalizmle bütünleşerek, hem pratik hem de rasyonel bir düzleme taşınır. Marksizmde, yabancılaşma çelişkinin mutlak temeli değildir. Tersine: Yabancılaşma, insanın içindeki çelişkinin ve oluşumun bir veçhesi olarak ortaya çıkar. Yabancılaşma, diyalektik zorunluluğun insan oluşumundaki biçimidir. Dolayısıyla Hegel çelişkiyi yabancılaşmayla açıklıyorken, Marx yabancılaşmayı diyalektik çelişkiyle açıklar. Ünlü altüst oluş, Hegelci diyalektiğin “ayakları üzerine konması” da bundan ibarettir. Bu dönüşüm yabancılaşma teorisini dışlamaz, onu da kapsar. 

Yabancılaşma, felsefi  olarak, hem nesneleşme ve dışsallaşmanın, hem de gerçekleşme ve gerçekleşmemenin ikili hareketiyle tanımlanır. Fakat hareketi diyalektik derinliği içinde görmek gerekir. Gerçekleşen şey, aynı zamanda, gerçekleşmeyendir. Ve tersi: gerçekleşmeyen şey -çözen, yok eden, inkar eden- aynı zamanda, aşarak gerçekleşendir. Engel, kaygı verici güçlük, rahatsızlık, görünüşte çözümsüz sorun, antagonizmaya kadar itilmiş çelişki, ilerleme anına damgasını vurur: Öne atılan adım, varolanın çözülmesinden daha yüksek bir düşünümsel bilincin ve gerçekliğin doğumu. Olumlu olumsuzdur, ama en olumlu da en olumsuzdur. İşte, şimdi, bu oluşun özellikle çarpıcı -çünkü somut, pratik, canlı- bir ifadesi: Bireyin ve toplumsalın dışsallığı ve içselliği. Bunların birliği her toplumun temelidir; bir toplum bireylerden oluşur ve birey, yaşamının içeriği ve bilincinin biçimi içinde ve bundan dolayı toplumsal bir varlıktır. Oysa, ilkel toplumların dolaysızca hissedilen törenlerinden kendinin bilincinin (özel bilinç) canlı soyutlamasına varana dek, bu birliğin içinde yalnızca sakatlanmış, parçalı, tekil ifadeler varolur.  Birliğin ifadesi, bu birliği bölen ve sorunsal, istikrarsız, aşılmaya mahkum kılan çelişkiler içine hapsedilmiştir. Toplumsal, birey için ve bireyin içinde, daima törenlerde, ayrıcalıklı söz ya da kelimelerde cisimleşir. Bunlar hem anlam yüklüdür hem de başlı başına pek anlamlı değillerdir, dolayısıyla anlamsız ve semboliktirler. 

Bireysellik, hangi açıdan ve hangi dönemden bakıldığına bağlı olarak, hem en somut hem de aşırı soyuttur. Tarihsel olarak hem en fazla değişen hem de en istikrarlı olandır; toplumsal yapıdan hem en bağımsız hem en bağımlı olandır. Buna karşılık, toplumsal, soyuttur; çünkü ancak kendisini oluşturan bireylerle tanımlanır; ve en yüksek somuttur, çünkü bu bireysel varoluşların birliğidir, onların bütünlüğüdür, çünkü onların yaşamlarının ve bilinçlerinin içeriğini belirler. Her birey için, bilincinin birliği ve bilincinin içindeki birlik, onun gerçekliğidir; geri kalanı ise yazgıdır, dışsallıktır, zorunluluktur. Bununla birlikte, toplumsal temelden ve içerikten yola çıkarak, en mahrem bireysel bilincin birliği dışardan belirlenir. Böylece, en iç aynı zamanda en dıştır (örneğin özel bilinç) ve tersine, en dış en içtir (örneğin bir "değer” duygusu).

 

Lefebvre, Henri. Gündelik Hayatın Eleştirisi. Sel Yayıncılık, 2013.

Yabancılaşmış Emek
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri