Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Yabancılaşma ve Ekonomi Politik Teori

Ekonomi Politik Teori

Yabancılaşma ve Ekonomi Politik Teori 

 


Marx’in Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’nda geliştirdiği ekonomi politik eleştirisini biçimlendiren temel kabuller şöyle sıralanabilir: Ekonomi politikçilerin yazılarına iki temel eleştiri yöneltebilir, ilki, onların kapitalizme özgü üretim koşullarının tüm toplum biçimlerine genelleştirilebileceği kabulüyle ilişkilidir. İktisatçılar, mübadele ekonomisi ve özel mülkiyetten hareket ederler. Çıkarları ve kazanç peşinde koşmak insanın doğal nitelikleri olarak görülür. Gerçekte Marx’a göre, mübadele ekonomisi tarihsel bir sürecin ürünü ve kapitalizm de tarihsel olarak özel bir üretim sistemidir. Kapitalizm, kendisinden önceki üretim sistemleri arasından sadece biridir ve daha önce tarih sahnesinde yerini almış diğer sistemlerin sonuncusu değildir. Bu iktisatçıların ikinci yanlış ön-kabulü, “ekonomik” ilişkilerin soyut bit biçimde ele alınabileceği iddiasıdır. İktisatçılar “sermaye”, “metalar”, “fiyatlar” vb.’nden, sanki insanların müdahalesinden bağımsız bir hayata sahiplermiş gibi söz ederler. Bunun böyle olmadığı yeterince açıktır. Örneğin, madeni bir para, insandan bağımsız varoluşa sahip olması anlamında fiziksel bir nesneden ibarettir, ancak sadece belirli toplumsal ilişkilerin bir parçasını oluşturduğu sürece “para”dır. 

Fakat iktisatçılar, her şeyi “ekonomiye” indirgemeye ve ekonomik koşullar içinde ele alınamayacak her şeyden uzak durmaya çalışırlar. Ekonomi politik, bu yüzden, işsiz işçiyi, ilgili iş ilişkisi dışında yer aldığı sürece çalışan insanı dikkate almaz. Hırsızlar, dolandırıcılar, dilenciler ekonomi politik açısından gerçekte mevcut olmayan konulardır. Onların gözünde sadece, örneğin doktorlar, yargıçlar, mezar kazıcılar, tören asası taşıyan görevliler vb. vardır; bu yüzden birinci kategoridekiler ekonomi politiğin alanı dışındaki hayali figürlerdir.Her “ekonomik” olgu aynı zamanda kesinlikle toplumsal bir olgudur ve belirli tipte bir “ekonominin” varlığı belirli bir toplum tipini gerektirir.İktisatçıların işçileri kapitalist açısından bir “maliyet unsuru” ve bu yüzden diğer sermaye harcamalarına denk bir şey olarak almaları, bu yanlış anlayışların işaretidir. Ekonomi politik, gerçek analiz “nesnelerinin” toplum içindeki insanlar olması gerektiği düşüncesini isabetsiz bir yaklaşım olarak ilan eder. Söz konusu iktisatçılar böylece, gerçekte kapitalist üretim tarzına içkin olan şeyi -yani kapitalizmin proletarya veya işçi sınıfı ile burjuvazi veya kapitalist sınıf arasındaki sınıfsal bölünmeye dayandığı gerçeğini- gözden saklarlar. Bu sınıflar, sınaî üretiminin meyvelerinin dağıtımı konusunda ilgili topluma has bir çatışma içindedirler. Ücretler ve karlar “kapitalist ve emekçi arasındaki yıpratıcı mücadele” tarafından, şüphesiz sermaye sahiplerinin egemen konumda olduğu bir ilişki tarafından belirlenir.

Marx’ın kapitalist üretim sürecinde yabancılaşma analizinde, ayrıca sonradan Kapital' de ayrıntılı olarak geliştirilen bir başlangıç önermesi olan “çağdaş ekonomik bir olgu”dan hareket edilir: Kapitalizm geliştikçe işçiler yoksullaşmaktadır. Kapitalist üretim tarzının sağladığı olağandışı zenginlik, toprak ve sermaye sahipleri tarafından gasbedilir. Ancak işçi ile emeğinin ürünü arasındaki bu ayrılık, aslında basitçe işçiye ait malların gasbedilmesi olarak görülemez. Marx’ın tartışmasının temel vurgusu, kapitalist sistemde üretilen maddi nesnelerin bizzat işçiyle aynı değerde alınmasıdır; tıpkı ekonomi politikte salt teorik düzeyde ele alınmaları gibi. “İşçi sürekli olarak daha bir ucuz meta haline geldikçe daha fazla mal yaratır. İnsani dünyanın değer kaybetmesi şeyler dünyasındaki değer artışıyla doğru orantılıdır.” Bu, Marx’ın  “nesnelleştirme/şeyleştirme” (Vergegensldndelichung) olarak terimleştirdiği bir çarpıtma sürecini içerir. İşçi, emeğiyle doğa dünyasını şekillendirir; onun ürünü, bizzat şekillendirdiği sürece, dış dünyayla bu etkileşimin sonucudur. Kapitalizmde işçi (özne, yaratıcı), ürünü (nesne) ile özdeşleştirilir.
 
Üretim, yani nesnelleştirme/şeyleştirme süreci böylece “bir kayıp ve nesneye kölelik” biçimini alır; işçi “nesnenin bir kölesi haline gelir...” Kapitalist ekonomide işçinin yabancılaşması, emeğin -kapitalizmin genişlemesiyle giderek artan- üretken gücü ile işçinin kendi ürettiği nesneler üzerindeki kontrolünün yokluğu arasındaki bu dengesizliğe dayanır. Bu durum, siyaset alanındaki yabancılaşma örneğinde olduğu gibi, dindeki yabancılaşmayla paralellik sergiler. Hıristiyan ahlâkta Tanrı’ya atfedilen nitelikler insanların kontrolünden uzaklaşır ve sanki dış bir güç tarafından dayatılan bir şeye dönüşür. Benzer biçimde, ürünü işçiye “yabancıdır ve...  onun karşısında özerk bir güç olarak yer alır. Nesneye verdiği hayat onun karşısına yabancı ve düşman bir güç olarak dikilir”. Bu yüzden, her tür emeğin ayrılmaz bir parçasını oluşturan (ve emek-gücünün kendi yarattığı nesneye aktarılmasını içeren) nesnelleştirme, kapitalizmde yabancılaşmayla aynı şey haline gelir. Başka deyişle, emeğin ürünü işçiye -sadece ontolojik anlamda değil, aynı zamanda çok daha kapsamlı ancak çok daha özel bir. anlamda da- “dışsaldır”: “Kendi emeğinin ürününde somutlaşan şey artık ona ait değildir.” İşçinin kendi ürününe yabancılaşması oldukça farklı biçimler kazanır. Marx bunları tartışırken büyük ölçüde Feuerbach’m terminolojisini kullanır; ancak Marx’m özel, tarihsel bir üretim tarzı olarak kapitalizmin etkilerini somut koşullar içinde ele aldığı açıktır. Marx’ın  yabancılaşma tartışmasının temel boyutları şöyle sıralanabilir: 

1. İşçi, ürettiği şey başkaları tarafından kendisinin yararlanamayacağı biçimde gasbedildiği için, ürünlerinin kullanımı üzerinde kontrolden yoksundur. Piyasa ekonomisinin temel ilkesi malların mübadele amacıyla üretilmesidir; kapitalist üretim sürecinde malların mübadelesi ve dağılımı serbest piyasanın işleyişinin kontrolü altındadır. Piyasada bizzat bir meta olarak alınıp satılabilen işçi, bu yüzden, ürettiklerinin yazgısını belirleyecek güçten yoksundur. Piyasa kapitalistin çıkarlarını işçinin çıkarları aleyhine artıracak biçimde işler. Nitekim “işçi daha fazla ürettikçe daha az tüketmek zorundadır; daha fazla değer yarattıkça daha değersiz hale gelir.” 

2. İşçi bizzat işine yabancılaşır: “Emeğin ürünü yabancılaşmaysa, üretimin de aktif bir yabancılaşma olması gerekir - etkinliğin yabancılaşması ve yabancılaşmanın etkinliği.” Yapılan iş, işçinin “zihinsel ve fiziksel enerjisini özgürce geliştirmesini” mümkün kılacak gerçek doyumlar sağlamaz, çünkü o sadece dış koşulların dayattığı bir emektir. İş, bir amacın aracı olmaktan ziyade başlı başına bir amaç haline gelir: Bunun ispatı, “hiçbir fiziksel veya başka bir zorlama olmadığında insanların çalışmaktan vebadan kaçar gibi kaçmalarıdır.”

3. Tüm ekonomik ilişkiler aynı zamanda toplumsal ilişkiler oldukları için, emeğin yabancılaşmasının doğrudan toplumsal sonuçları vardır. Marx hareket noktasını biraz öne çeker: Kapitalizmde insan ilişkileri piyasa güçlerine indirgenme eğilimindedir. Bu durum insan ilişkilerinde paranın önemi konusunda yeterince açıktır. Para, en heterojen niteliklerin birbirleriyle karşılaştırılabileceği ve yeniden üretilebileceği soyut bir standart sağladığı için, toplumsal ilişkilerin rasyonelleşmesini sağlar. “Cesareti satın alabilen biri korkak bile olsa cesurdur... Nitekim sahip olanın bakış açısından, para her nitelik ve nesneyi (çelişkili olduklarında bile) bir başkasıyla değiştirebilir.”

4. İnsanlar doğal dünyayla aktif bir karşılıklı ilişki içindedir. Teknoloji ve kültür bu karşılıklı ilişkinin ifadesi ve sonucudur. Bunlar insanı hayvanlardan ayıran temel niteliklerdir. Bazı hayvanlar üretirler, ancak kuşkusuz mekanik bir biçimde, adaptasyon amacıyla. Yabancılaşmış emek insanın üretici etkinliğini doğaya aktif bir biçimde egemen kılmaktan ziyade, doğaya adaptasyona indirger. Bu indirgeme, bireyi kendi “türsel varlığından” (Gattungswesen),  insan türünün hayatını hayvanlarınkinden farklı kılan şeyden uzaklaştırır. Marx’m bu konudaki tartışması Feuerbach’ın tartışmasını yakından andırır. Ancak Marx’m sözlerinin anlamı oldukça farklıdır. 1844 Ekonomik ve Felsefi Elyazmaları’ndaki yabancılaşma analizi üzerine açıklamaların çoğunda, Marx’ın konumu Feuerbach’ın konumuyla özdeşleştirilerek, onun tartışmasına gerçekte olandan daha “ütopik” bir anlam yüklenir. Marx, Feuerbach’ın terminolojisine, insanın -sadece “kısmen” üreten ve dar bir çevrede kendi biyolojik yapısının içgüdüsel unsurları tarafından şekillendirilen- hayvanların aksine “evrensel bir üretici” olduğunu savunduğu durumlarda başvurur: Ancak onun analizi, bu terminolojiye göre çok daha somut ve özgündür. 

Marx’a göre, insan hayatını hayvanlarınkinden ayıran şey; insani yetiler, kapasiteler ve hazların toplum tarafından biçimlendirilmesidir. “Soyut birey” faydacı teorinin bir icadıdır: Süregelen bir toplum içinde dünyaya gelmeyen ve dolayısıyla toplum tarafından biçimlendirilmeyen hiçbir insan yoktur. Bu yüzden, her birey kendisinden önceki kuşakların biriktirdiği kültürü devralan, yaşadığı doğal ve toplumsal dünyayla karşılıklı etkileşim içinde diğerleriyle birlikte yaşadığı bu dünyanın daha fazla değiştirilmesine katkıda bulunan biridir. “Birey insanın hayatı ve türsel-hayat farklı şeyler değildir” ve “... Her insan kendisine has bir varlık olsa bile... insan aynı ölçüde bir bütün, ideal bütün, toplumun -düşünen ve yaşayan- öznel varoluşudur.”Böylece, toplumu ayakta tutan, onu mümkün kılan, bireyin hayvanlardan farklılaşmasına hizmet eden, ona “insanlığı”nı kazandıran şey -teknolojik ve kültürel aygıtların yanı sıra- topluma üyeliğidir. Bazı hayvanlar insanla benzer organlara sahiptir; ancak görüntü veya sesteki, sanal veya müzikteki estetik algı insani bir yeti, toplumun bir yaratısıdır. Cinsel etkinlik veya yeme-içme insanlar için biyolojik dürtülerin basit bir doyumundan ibaret değildir, aksine onlar, toplumun gelişimi sırasında, doğa dünyasıyla yaratıcı etkileşim içinde farklı doyumlar sağlayan eylemlere dönüştürülürler. Beş duyunun gelişimi tüm önceki tarihin eseridir; ancak “salt kendi nesnesi sayesinde, insanileşmiş doğa aracılığıyla varlık kazanabilen şey, basitçe beş duyu değil, aynca (arzulama, sevme vb. gibi) manevi duygular, pratik sezgiler, özetle, insani duyarlılıklar ve duyumların insani karakteridir.”

Burjuva toplumunda insanlar kendilerine “insanlıklarını” kazandıran toplumla bağlarından belirli biçimlerde yabancılaşırlar. İlk olarak, yabancılaşmış emek “türsel ve bireysel hayatı birbirine yabancılaştırır" ve ikinci olarak “bu emek bireysel hayatı bir soyutlama olarak türsel-hayatın amacına -ayrıca soyut ve yabancılaşmış bir biçime dönüştürür.” Kapitalizmde, teoride ve pratikte, hayat ve bireyin ihtiyaçtan onun topluma üyeliğinden bağımsız “verilmişlikler” olarak görünür. Bu yanılsama teorik ifadesini sivil toplum teorisini kendi çıkarları peşinde koşan soyut birey anlayışı üzerine kuran ekonomi politikte (ve bir ölçüde farklı şekilde, Marx’in eleştirdiği Hegelci sivil toplum teorisinde) bulur. Bu şekilde, ekonomi politik “özel mülkiyeti insanın özüne dahil eder”.Ancak, “birey” “toplumsaldan” koparılmakla kalmaz, aynı zamanda “toplumsal” “bireye” tabi kılınır. Toplumun üretici kaynakları, aşırı yoksulluk içinde yaşayan nüfusun çoğunluğu açısından, organizmanın varlığını sürdürmesi için gerekli asgari ihtiyaçları karşılamakta kullanılır. Ücretli emekçiler kitlesi, üretici etkinliklerinin sadece fiziksel varlıklarının kaba ihtiyaçları tarafından yönlendirildiği koşullarda yaşar:  İnsan mağara hayatına doğru gerilemektedir, ancak yabancılaşmış en kötü koşullarda. Vahşi (kullanması ve korunması için özgürce sunulan) mağarasında kendini bir yabancı olarak hissetmez: Aksine kendini sudaki bir balık gibi evinde hisseder. Ancak yoksul insanın izbe yerlerdeki barınağı düşman bir yerleşim, “ona sadece kan ve gözyaşı sunan yabancı, kasvetli bir güç’tür.

Marx insanın “türsel varlığına” yabancılaşmasını kapitalizm analizinde ortaya koyar. Bu yabancılaşma büyük ölçüde eşitsizdir: Başka deyişle, yabancılaşmanın etkileri sınıfsal yapı aracılığıyla yoğunlaşır ve proletarya tarafından yoğun bir biçimde yaşanır. Hegel ve Feuerbach tarafından özel toplumsal ve tarihsel bir bağlamda kullanılan yabancılaşma kavramının genel ontolojik bir kategoriye dönüştürülmesi Marx’m Elyazmalası’ndaki yaklaşımının ana temasıdır. Ancak Marx, yabancılaşmanın sadece ücretli emekçinin konumuyla sınırlı olmadığına inanır. Bizzat kapitalist de, özel mülkiyet ve paranın gücünün varlığını egemenliği altına alması anlamında, sermayenin boyunduruğu altındadır. Sanayici “sıkı çalışmak, makul, ekonomik, tekdüze" olmak zorundadır:  [O]nun haz alması ikincil önemde bir meseledir; haz üretime tabi kılınan bir boş zaman etkinliği ve bu yüzden hesaplı, ekonomik bir duygudur; zira kişi hazlarını sermayenin bir bedeli olarak kaydeder ve israf ettiği şey, sermayenin azalmasıyla kaybolan karın yerine konulabilecek şeyden fazla olmamalıdır. Nitekim önceleri (feodal toplumda) aksi geçerliyken, haz sermayeye tabi kılınır ve haz arayan birey sermaye biriktiren bireye tabi olur. Elyazmaları bitmiş bir çalışma olmayıp daha ziyade giriş niteliğinde notlardan oluşur. Buradaki yabancılaşmış emek tartışması Marx’ın 1844’te hala kendi özel perspektifini formüle etmeye çalıştığı konusunda bol miktarda kanıt sunar. Marx’ın yabancılaşma yaklaşımının ana temalarını belirlemek zor olmasa bile, onun bu konulardaki açıklamaları çoğu kez anlaşılması zor ve kısadır. Marx, iktisatçıların yazılarını analiz ederken ekonomi politik bir dille yazar; yabancılaşmayı doğrudan tartıştığı yerlerde Feuerbach’ın terminolojisine başvurur. Bu evrede Marx’in söz konusu iki farklı kaynaktan aldığı kavramları başarılı bir biçimde bir araya getiremediği ve bu ikisinin Elycıznifllcırı’nda birbiriyle kolay olmayan bir ilişki içinde yer aldığı kesindir. Yine de Elyazmaları kapitalizmin eleştirel analizi için genel bir çerçeve sağlar ve bu parça parça notlar gerçekte Marx’ın sonraki yazılarında büyük ölçüde geliştirdiği tüm önemli düşüncelerin kaynaklarını oluşturur. 

Genellikle 1844 Elyozmalan’nda, kapitalist üretim koşullarında insanın “hayvanların seviyesine düşürüldüğü”nden ve “türsel varlığına” yabancıIaştırıldığından söz edildiği, Marx’in bir tür olarak biyolojik niteliklerine yabancılaşmış soyul bir “insan” anlayışı çerçevesinde düşündüğü varsayılır. Bu yüzden, Marx’in düşüncesinin ilk gelişim evresinde, insanın özünde “doğal” eğilimleri kapitalizmin kısıtlayıcı yapısı tarafından bastırılan yaratıcı bir varlık olduğuna inandığı varsayılır. Gerçekte Marx kapitalizmin olağanüstü üretici gücünün insanın gelecekteki gelişimi açısından önceki üretim sistemlerinde mümkün olamayacak fırsatlar yarattığına inanır. Toplumsal ilişkilerin kapitalist üretim içindeki organizasyonu, bu tarihsel olarak yaratılmış imkanları algılamayı engeller. Yabancılaşmış emeğin karakteri yabancılaşmamış ve yabancılaşmış insan (yani, “doğadaki” ve “toplumdaki” insan) arasındaki bir gerilimin değil, aksine özel bir toplum biçiminin -kapitalizmin- yarattığı potansiyel ile bu potansiyelin hedefine ulaşamamış biçimi arasındaki bir gerilimin ifadesidir. İnsanı hayvanlardan ayıran şey, sadece insanlar ile diğer türler arasındaki biyolojik farklılıklar değil, aynı zamanda insanların (oldukça uzun bir tarihsel gelişme sürecinin ürünü olan) kültürel başarılandır. Bu başanların gerekli ön koşulu insanların biyolojik nitelikleri, yeterli koşulu toplumun evrimidir. İnsanların kendi “türlerine” yabancılaşmalan toplumsal olarak yaratılmış nitelikler ve eğilimlerden toplumsal bir kopuştur.

 

 


Giddens, Anthony. "Kapitalizm ve Modern Sosyal Teori." İstanbul: İletişim Yayınları (2009).

Yabancılaşma ve Ekonomi Politik Teori
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri