Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Toplumsal Mekan

Toplumsal Mekan

 

Proje, mekan üretimi terim ve mefhumlarının çok dikkatle incelenmesini gerektirir. Terim ve mefhumlardan ne biri ne de diğeri aydınlatılmış olduğundan, bu derinleştirme daha da gereklidir. Hegelcilikte üretimin belirleyici bir önemi vardır. (Mutlak) İdea dünyayı üretir; bunun ardından, doğa insan varlığını üretir, insan varlığı da, sırasıyla, mücadeleleri ve emeğiyle, hem tarihi, hem de kendinin bilgisini ve bilincini, dolayısıyla başlangıçtaki ve sondaki İdea'yı yeniden-üreten Tin'i üretir. Marx ve Engels'te '"üretim" kavramı, zenginliğini oluşturan muğlaklığın dışına çıkmaz. Bu kavramın iki anlamı vardır; biri çok geniştir, diğeri kısıtlı ve belirgindir. Geniş anlamda, toplumsal varlıklar olan insanlar kendi hayatlarını, tarihlerini, bilinçlerini, dünyalarını üretirler. Tarihte ve toplumda edinilmiş ve üretilmiş olmayan hiçbir şey yoktur. "Doğa" bile, toplumsal hayatta duyu organlarına kendini sunduğu haliyle, dönüştürülmüş, dolayısıyla üretilmiştir. İnsanlar, hukuki, politik, dinsel, sanatsal, felsefi ve ideolojik biçimler ürettiler. Dolayısıyla, geniş anlamda üretim, çok sayıda yapıtı ('reuvre'/'work') ve çeşitli biçimleri içerir. Bu biçimler, (mantıksal biçim olarak, rahatlıkla zaman dışı ve üretilmemiş görülen, yani metafizik açıdan görülen soyutlama biçimi olarak) üreticilerin ve üretimin işaretini taşımasalar da bu böyledir. 

Ne Marx ne de Engels üretim kavramını belirsizlik içinde bırakır. Onun sınırlarını çizerler; ama geniş anlamda yapıtların bütünü resmin bir parçasını oluşturmadığından dolayı sadece şeyler, yani ürünler söz konusudur. Daraltılan kavram, yaygın, dolayısıyla bayağı anlama, iktisatçıların kullandığı anlama yakınlaşır. Kim üretmektedir? Nasıl üretmektedir? Anlam ne kadar belirginleşirse, yaratıcı kapasite, icat, hayal gücü o kadar az söz konusu edilir; sadece emekten bahsedilir. "Adam Smith servet yaratan faaliyetin her özel biçimini reddederek, salt emeği ele aldığında, büyük bir gelişme gerçekleşmiş oldu. Servet yaratıcı faaliyetin bu evrenselliğine, nesnenin, kısaca ürünün ve genel olarak emeğin evrenselliği denk düşer." Üretim, ürün, emek kavramları eşzamanlı olarak ortaya çıkan ve siyasal iktisadı temellendirmeyi sağlayan ayrıcalıklı soyutlamalardır, somut soyutlamalardır: Üretim ilişkilerini analiz etmeyi sağlarlar. Üretim kavramına gelince, "Kim üretiyor? Neden, nasıl, niçin ve kimin için üretiyor?" şeklindeki sorulara verilen cevapla birlikte tamamen somutlaşır ve içerik kazanır. Bu sorular ve cevapları dışında, geriye bir soyutlama kalır. Marx'ta ve Engels'te kavram asla oluşmaz. Sadece, çok daha sonra, ekonomizm bu kavramı en dar anlamı içine kapatmaya çalışacaktır. "Son tahlilde tarihi belirleyen unsur, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden-üretimidir," diye yazar Engels 20 Eylül 1 890'da Bloch'a. Dogmatik ve muğlak bir cümledir bu: Üretim, başka hiçbir ibare olmaksızın, biyolojik, ekonomik, toplumsal yeniden-üretimi kapsar. Marx ve Engels'e göre üretici güçler hangileridir? Öncelikle, doğa bunun bir parçasıdır; ardından emek, dolayısıyla emeğin örgütlenmesi (iş bölümü), keza kullanılan aygıtlar, teknikler, dolayısıyla bilgiler gelir. Kavramın bu çok geniş açılımı, her türlü sınırı yitirmesini sağlayacak kadar genişleten yorumlara imkan tanımıştır. Bilgilerin, ideolojilerin, yazının ve anlamın, imgelerin, söylemlerin, dilin, işaret ve sembollerin üretimi - düş çalışması, "işlemsel" kavramların çalışması, vb. Bu kavramların kapsamı genişledikçe, kavranışlarının yoğunluğu azalır. Öyle ki, bu genişlemenin öncüleri, Marx'la Engels'in naif biçimde kullandığı yöntemi kötüye kullanırlar: Dar, bilimsel (ekonomik) bir anlamın olumluluğunun geniş, dolayısıyla felsefi anlamından yarar sağlamak. 


Bu kavramların yeniden ele alınması, ''üretim-ürün" ilişkisini, aynı şekilde "yapıt-ürün" ve "doğa-üretim" ilişkilerini belli bir kesinlikle belirleyerek, bunları yeniden değerli kılmak ve diyalektikleştirmek için her şeyi ifade eder gözükmektedir. Bundan sonrasını özetlemek için, yapıtın yeri doldurulamaz ve biricik olduğunu, oysa ki ürünün tekrarlanabileceğini, tekrarlanan hareket ve edimler doğurabileceğini daha baştan söyleyelim. Doğa yaratır, üretmez; toplumsal insanın yaratıcı ve üretici faaliyetine kaynaklar sunar; ama kullanım değerleri de sağlar ve her kullanım değeri (mübadele edilebilir olmayan her ürün) doğaya geri döner ya da doğal mal olarak işlev görür. Toprak ve doğa elbette birbirinden ayrılmaz. 


Doğa üretir mi? Kelimenin başlangıçtaki anlamı budur: Öne doğru götürmek ve yönetmek, derinliklerden çıkarmak. Yine de, doğa emek harcamaz; hatta onu niteleyen özellik, yaratmasıdır. Onun yarattığı şey, yani belirli ''varlıklar", ortaya çıkar ve belirir. Doğa bunları görmezden gelir (tabii eğer doğanın içinde her şeyi hesap eden bir tanrı, bir takdir-i ilahi olduğu varsayılmıyorsa). Bir ağaç, bir çiçek, bir meyve, bir bahçenin içinde bile ''ürün" değildir. Gül nedensizdir, çiçek açtığı için çiçek açar. "Görünmeyi dert etmez" (Angelus Silesius). Güzel olduğunu, hoş koktuğunu, n düzeninde bir simetri gösterdiğini bilmez. Bu soruları sürdürmemek ya da yeniden ele almamak mümkün müdür? "Doğa" insanla aynı ereklilikte işlemez. Onun yarattığı şey, bu "varlıklar", birer yapıttır: bir türe ve cinslere ait olsalar da, onlarda "biricik" bir şey vardır: bu ağaç, bu gül, bu at. Doğa geniş bir doğum alanı olarak kendini gösterir. "Şeyler" doğar, büyür ve olgunlaşırlar; solar ve ölürler. Bu terimlerin altında sonsuzluk: gizlidir. Şiddetli, cömert, cimri, bereketli, daima açık doğa yayılır. Doğa mekanı bir mizansen mekanı değildir. Neden? Nedeni yoktur. Çiçek, çiçek olduğunu bilmez. Ölen, ölümü bilmez. Eski metafizik ve teolojik prestijiyle birlikte "doğa" kelimesine inanacak olursak, işin özü derinde kalır. "Doğa"dan söz eden, kendiliğindenliği kabul eder. Oysa doğa uzaklaşır; en azından bu söylenebilir. Kuşkusuz ki, anti-doğa -soyutlama, işaretler ve imgeler, söylem, aynı zamanda emek ve ürünleri- aracılığıyla doğanın katledilmesi fikrine kadar uzanmak gerekir. Tanrıyla birlikte doğa ölür. Her ikisini de "insan" öldürür ve belki de bunun neticesinde kendi de intihar eder. 

"İnsan", yani toplumsal pratik, yapıtlar yaratır ve şeyler üretir. Her iki durumda da emek gerekir; fakat yapıt açısından, emeğin (ve emekçi olarak yaratıcısının) rolü ikincil gözükmektedir, oysa ki ürünlerin imalatında emek başattır. Felsefi (Hegelci) üretim kavramını belirginleştiren, iktisatçılara ve siyasal iktisada başvuran Marx, kavrama ve içeriğini oluşturan faaliyete içkin bir rasyonellik ortaya çıkarmak istemiştir. Bu rasyonellik onu önceden var olan -tanrısal ya da "ideal", dolayısıyla teolojik-metafizik bir akla başvurmaktan muaf kılmıştır. Yine bu rasyonellik, Marx'ta, üretim eylemini yönlendiren, üretici eylemden önce ve sonra gelen bir erekliliğe çağrı yapmamaktadır. Marksist anlamda üretim, "özne" ile "nesne"nin felsefi karşıtlığını ve bu ayrımdan yola çıkarak filozofların kurduğu ilişkileri aşar. Üretimin içkin rasyonelliği nelerden oluşur? Ardışık bir dizi edimin belli bir "amaçla" (üretilecek nesne) düzenlenmesi. Bu rasyonellik, birbirine eklenen ve sonuçları aynı anda var olan bir işlem düzenini zamansal ve mekansal olarak oluşturur. Belli bir hedefe yöneltilmiş faaliyetin başlangıcından itibaren, malzemeler (taş, odun, kemik, deri, vb.) ve maddi gereçler (aletler, silahlar, dil, buyruklar ve sloganlar) de dahil olmak üzere, mekansal öğeler (beden, uzuvlar, gözler) harekete geçer. Düzen ilişkileri, dolayısıyla eş zamanlılık ve senkronizm ilişkileri, aktif idrak gücü sayesinde, maddi olarak sürdürülen eylemin öğeleri arasına yerleşirler. 

Bütün üretici faaliyeti tanımlayan şey, değişmezlerden ya da sabitlerden çok, zamansallıktan (ardışıklık, zincirlenme) mekansallığa bitmek bilmeyen bu geçiştir. Bu biçim, ereklilikten, dolayısıyla işlevsellikten (eylemin hedefi ve anlamı, bir "ihtiyacın" karşılanması için ortaya konan enerji) ve harekete geçirilen yapıdan (emeğe dahil olan uzmanlık, maharet, beden hareketleri ve işbirliği) ayrılmaz. Eylemlerin bütünü içinde bağdaşıklığı sağlayan biçimsel ilişkiler, bir kayayı yerinden kımıldatmak, bir av hayvanının peşine düşmek, basit ya da karmaşık bir nesne imal etmek gibi bir bireysel ve kolektif faaliyetin maddi koşullarından ayrılmaz. Bu analize göre, mekanın rasyonelliği, genel olarak insan eyleminin bir niteliğinin ya da özelliğinin, mevcut haliyle insan emeğinin, "insan"ın ya da toplumsal örgütlenmenin sonucu değildir. Tersine: Aktif rasyonelliğin (uzaktaki değil yakındaki, daha doğrusu içkin) kökeni ve kaynağıdır, kendi ellerini ve aletlerini kullananların, enerjilerini kullanarak el kol hareketlerini oluşturan ya da uyumlu kılanların kaçınılmaz ampirizminin içerdiği, ama aynı zamanda gizli olan kökendir. 

Bu saptamalarla birlikte, üretim kavramı, Marx'ın Hegel'den yola çıkarak ortaya attığı, sonradan karartılan ve sulandırılan somut evrensel olarak kalır. Bu, bazı eleştirileri haklı çıkarırken, aynı zamanda, onların taktik hedeflerini de ortaya koyar: Bu kavramın, genel olarak Marksist kavramların ve sonuç olarak, mevcut haliyle somut evrenselin (nihilist bir baş dönmesi içinde genelleşmiş soyutlamanın ve gerçekdışının yararına) tasfiyesi.Tabiri caizse sağ cenahtan baktığımızda, üretim kavramı üretimci ideolojiden, bu kavramı ele geçirmeye çalışmış olan kaba ve yontulmamış ekonomizmden güçlükle ayırt edilir. Sol (ya da "goşist") açıdan bakıldığında ise, kelimeler, düşler, metinler, kavramlar kendi hesaplarına çalışıyor ve üretiyorsa, tuhaf bir emekçisi olmayan emek tablosuyla, üretimi olmayan ürünler ya da ürünü olmayan üretim, (ne "özne"si ne "nesne"si olan!) yaratıcısız yapıt tablosuyla karşılaşırız. "Bilgi üretimi" kelimelerinin, kavramların doğuşuyla ilgili belli bir anlamı vardır: Her kavram doğar ve büyür; ama olgular olmadan, toplumsal varlıkların -"öznelerin"- söylemleri olmadan, onları kim üretir? Belirli sınırların dışına çıkıldığında, "bilgi üretimi" gibi ifadeler ciddi risklerle karşılaşır. Kah "bilmek" sanayi üretimine uyarlanır ve mevcut iş bölümü ile (bilgiye dayalı) makine kullanımı -başka bir işlem biçimi olmaksızın kabul edilir. Kah üretim kavramından -tıpkı bilgi kavramından olduğu gibi-, "nesne" tarafında da "özne" tarafında da, belirli her içerik kaldırılır ve bu da ipe sapa gelmez sözlere ve irrasyonel çılgınlıklara kapı açar. 

Oysa ki (toplumsal) mekan, şeyler arasında bir şey, ürünler arasında herhangi bir ürün değildir, onların ortak-varlıkları ve eş zamanlılıkları içindeki ilişkilerini, yani (nispi) düzeni ve/veya (nispi) düzensizliği kapsar. Bunun sonucunda bir işlemler kümesi ve dizisi doğar, dolayısıyla basit bir nesneye indirgenemez. Bununla birlikte, bir işaretle, bir temsille, bir fikir ve bir düşle karşılaştırılabilecek bir kurmacası, gerçek dışılığı ya da "idealliği" hiç yoktur. Geçmiş eylemlerin sonucu olarak yeni eylemlere imkan tanır, bunları telkin eder ya da engeller. Bu eylemler arasından kimileri üretirken, diğerleri tüketir, yani üretimin meyvelerinden yararlanır. Toplumsal mekan çok sayıda bilgi içerir. O halde, toplumsal mekanın statüsü nedir? Üretimle ilişkisi nedir? 

Mekanı üretmek. Kavramlar üzerinde filozofların tahakkümü sürdüğünde, bu kelime çiftinin hiçbir anlamı yoktur. Filozofların mekanını sadece Tanrı "ilk yapıt" olarak yaratabilir: Kartezyenlerin (Descartes, Malebranche, Spinoza, Leibniz) tanrısı ya da post-Kantçıların (Schelling, Fichte, Hegel) Mutlak'ı Mekan, daha ilerde, zaman içinde serpilip gelişen "varlığın" değer yitimi gibi görülse de, bu pejoratif değer biçme işin hiçbir tarafını değiştirmez. Nispileştirilen, değersizleştirilen mekan yine de mutluluğa, süreye (Bergson) bağlıdır. 

Bir şehri, tarihsel bir zaman boyunca toplumsal faaliyetlerin şekillendirdiği, modellendirdiği, işgal ettiği bir mekanı ele alalım. Bu bir yapıt mıdır, yoksa ürün mü? Venedik'i düşünün. Eğer yapıt biricik, özgün ve ilk ise; eğer yapıt bir mekanı işgal ediyor, ama bir zamana, bir doğum ile bir düşüş arasındaki olgunlaşmaya bağlanıyor ise, Venedik'in yapıt olmadığı söylenemez. İşte, bir resim yapan heykel kadar güçlü bir ifade ve anlam taşıyan, bir o kadar biricik ve birleştirici bir mekan. Peki, bu mekan neyi, kimi ifade etmekte ve anlamlandırmaktadır? Sonsuzca bir şeyler söyleyebilir ya da söylemeye çalışabiliriz. İçerik ve anlam tükenmez. Neyse ki, "işin erbabı" olmayan kimse, bilmek zorunda kalmadan, bu mekanı bir şenlik gibi yaşayabilir. Her bir saraydan şehrin bütününe uzanan mimari ve anıtsal birlik kimin arzusudur? Hiç kimsenin. Venedik 16. yüzyıldan itibaren birlikçi bir koda, şehirle ilgili ortak bir dile tüm diğer şehirlerden daha fazla sahip olsa da bu kimsenin arzusu değildir. Bu birlik, turiste sunulan manzaradan daha derine ve daha yükseğe uzanır. Şehrin gerçekliği ve idealliği -pratik olan, sembolik olan ve imgesel olan- bu birlikte bir araya gelir. Mekanın temsili (hem hakim olunan hem de yüceltilen deniz) ile temsil mekanı (zarif kavisler, incelikli haz, her türlü imkanla biriktirilmiş servetin israfı ve acımasızca harcanışı) karşılıklı olarak birbirlerini güçlendirir. Kanallar mekanı ile sokaklar mekanı, yani su ve taş, ikili bir doku içinde, karşılıklı bir yansı içinde birbirini güçlendirir. Üzerinde çok düşünülmemiş olsa da aynı ölçüde rafine bir teatrallik, irade dışı bir senaryolaştırma, gündelik hayatı kendi işlevlerine yakınlaştırır ve başkalaştırır. Biraz da delilik katar!Yaratıcılık momenti yok oldu. Yok oluş momenti yaklaşıyor. Canlı ve tehdit altında olan yapıt, bu eseri zevki için kullanan kişiyi kışkırtır ve bu kullanım yoluyla onu sonuna vardırmaya -az da olsa- katkıda bulunur. Bir köy ya da güzel bir vazo hakkında da aynı şeyi söyleyebiliriz. Bu "nesneler" böyle üretilmemiş bir mekanı işgal ediyorlar. Şimdi şu çiçeğe bakın. "Gül, gül olduğunu bilmez." Şehir kendini kendi güzelliğini bilmeyen bir gül gibi sunmaz elbette. Şehri, gayet tanımlı insanlar, gruplar "oluşturmuştur." Bununla birlikte, hiç de "sanat eseri"ndeki gibi bir niyet sonucu değildir. Sanat yapıtı! Bu niteleme birçok kişiye büyük bir övgü gibi gelecektir. Bununla birlikte, doğanın eseri ile sanatın yönelimselliği arasında bir uçurum vardır. Katedralleri oluşturan nedir? Politik edimler. Heykeller yaşamayan birini ölümsüzleştiriyor ve onun yaşayanlara zarar vermesini engelliyordu. Kumaşlar, vazolar işe yarıyordu. Sanat -kavramsal biçimini birazcık önceleyerek ortaya çıktığında, yapıt değer yitirir. Belki de hiçbir yapıt sanat yapıtı olmak için yaratılmamıştır; öyle ki, sanat ve özellikle yazı sanatı -edebiyat- yapıtların çöküşünün habercisidir. Belki de bir uzmanlık faaliyeti olarak sanat, yapıtı yok etmiş ve mübadeleye, ticarete, sonsuz yeniden-üretime yönelik olan ürünü onun yerine yavaş yavaş ve amansızca geçirmiştir. Belki de en güzel şehirlerin mekanı, yapımında çok uygar insanlar çalışmış olsa da, bahçelerdeki bitki ve çiçekler gibi, yani doğanın eserleri gibi biricik olarak doğmuştur.

Bu durum dikkate değer. Yapıtın, ürün karşısında aşkınlığı var mıdır? Tarihsel mekanlar, köy ve şehir mekanları, sadece yapıt mefhumundan, üretim ve ürün kavramlarıyla, dolayısıyla "mekan üretimi"yle pek işleri olmayan, doğaya hala yakın bir topluluğun yapıtı mefhumundan mı kaynaklanırlar? Yaratma ile üretme arasına, doğa ile emek arasına, şenlik ile iş arasına, biricik ile yeniden-üretilebilir arasına, farklı ile tekrarlanır arasına ve son olarak, canlı ile ölü arasına ayrım koyduğumuzda yapıtı da fetişleştirmiş olmaz mıyız?  Aynı zamanda, tarihsel olan da ekonomik olandan ani bir şekilde ayrılır. Her şeyin birbirine benzediğini saptamak için modern şehirleri, banliyöleri ve yeni inşaatları uzun süre incelemeye gerek yoktur. "Mimari" diye adlandırılan şeyle "şehircilik" diye adlandırılan şey arasındaki, yani "mikro" ile "makro" arasındaki, bu kaygılarla bu iki meslek arasındaki az çok belirginleşen ayrım, çeşitliliği arttırmamıştır. Tersine. Üzücü gerçeklik: Tekrarlanan şey, biricikliğe baskın çıkar; yapay ve sofistike olan kendiliğinden ve doğal olana, dolayısıyla ürün esere baskın çıkar. Bu tekrarlanan mekanlar, (emekçilerin) tekrarlanan beden hareketlerinden ve hem tekrarlanan hem de tekrara dayanan düzeneklerden -makineler, buldozerler, beton dökücüler, vinçler, deliciler, vb.- kaynaklanır. Bu mekanlar türdeş olduklarına göre, birbirinin yerine geçebilirler mi? Birbirleriyle mübadele edilebilecek, alınıp satılabilecek homojenlikte midirler, yoksa aralarında sadece parayla değerlendirilebilen, dolayısıyla nicelleştirilebilen (hacimler, mesafeler) farklılıklar mı vardır? 

Tekrar, hüküm sürmektedir. Böyle bir mekana hata "yapıt" denebilir mi? Bu, hiç tartışmasız, en bariz anlamıyla bir üründür: Tekrarlanan eylemlerin sonucu olarak kendi de tekrarlanabilir. Dolayısıyla, kesin bir şekilde, mekan üretilir; bu üretim, büyük otobanlar, havaalanları, sanat eserleri çapında olmasa da bu böyledir. Şunu da unutmayın: Bu mekanların giderek daha belirginleşen görsel bir niteliği vardır. Bunlar görünür olmak için imal edilir: insanlar ve şeyler, mekanlar ve kapsamları. Bu egemen özellik, görselleşme ("seyredilir kılma"yı içerse de, ondan daha önemlidir), tekrarı maskeler. İnsanlar, hayatı, görünümü, görüntüyü birbirine karıştırarak: bakarlar. Dosyalar ve planlar üzerinden inşa ederler. İmgeler üzerinden satın alırlar. Batı'da kavramlırlığın klasik simgeleri olan görünüm ve görüntü birer tuzağa dönüşür; bunlar, toplumsal mekanın içinde çeşitlilik taklidine, kavranılır ışığın taslağına, "şeffaflığa" imkan tanırlar. 

Venedik. Bu örneği yeniden ele alalım. Evet, biricik mekan, muhteşem. Sanat yapıtı mı? Hayır; önceden tasarlanmış bir plan yok. Sulardan doğdu. Ama yavaş yavaş doğdu; Afrodit gibi bir anda değil. Başlangıçta (doğaya, düşmanlara) bir meydan okuma ve bir hedef (ticaret) vardı. Bataklıkları, denizin sığ yerlerini, açık denizlere uzanan alanları kullanarak:, lagün üzerinde iskan edilen mekan, daha geniş bir mekandan, o dönemde henüz küreselleşmemiş, bilhassa Akdeniz'e ve Doğu'ya özgü olan ticari mübadele mekanından ayrılamazdı. Büyük bir niyetin, pratik bir projenin, politik bir kastın, gücünü denizden alan ticaret oligarşisinin sürekliliği gerekiyordu. Lagün havzasına dikilen ilk kazıklardan itibaren her alan, insanlar -politik "şefler'', onları destekleyen grup, projenin gerçekleşmesi için çalışanlar- tarafından tasarlandı, sonra gerçekleştirildi. Denize meydan okumayabilmenin pratik gereklerinin -liman, deniz yolları- ardından, mimari yaratıcılıkla birlikte toplaşmalar, şenlikler, görkemli törenler (Dukalık ve denizin birleşmesi) geldi. Burada, kolektif bir irade ve düşünceyle oluşmuş bir yer ile dönemin üretici güçleri arasındaki ilişki görülür. Kazıkları dikmek, rıhtımları ve liman yerleşimlerini inşa etmek, saraylar yapmak, aynı zamanda, güç koşullarda ve bunlardan geniş ölçüde yararlanan bir kastın zorlayıcı kararlarıyla tamamlanan toplumsal bir emek oldu. Peki yapıtta üretim yok mudur? Kapitalist artı-değerden önce gelen toplumsal artı-ürün, üretimin habercisi değil miydi? Şu farklılıkla: Venedik'te artı-emek ve toplumsal artı-ürün esasen bulunduğu yerde, yani şehirde gerçekleşiyor ve harcanıyordu. Şaşılacak derecede donanımlı ve -tam ifade edersek- sertliklerine rağmen son derece medeni insanların zevkine uygun olarak bu artı-ürünün estetik kullanımı onun kökenini gizleyemez. Günümüzde düşüş içinde olan bu görkem, kendi tarzında, marangozların ve duvar ustalarının, tayfaların ve hamalların tekrarlanan beden hareketlerine dayanmaktadır. Ve de işlerini günü gününe idare eden patrisyenlere. Yine de, Venedik'te her şey haz çeşitliliğini, şenliklerdeki, zevklerdeki, görkemli törenlerdeki yaratıcılığı ifade ve terennüm etmektedir. Yapıt ile ürün arasındaki ayrımı korumak gerekiyorsa, bu ayrımın ancak nispi bir kapsamı vardır. Belki de bu iki terim arasında, özdeşlikten ya da karşıtlıktan daha incelikli bir ilişki keşfedilecektir. Her eser bir mekan işgal eder, onu yaratır, şekillendirir. Bir mekanı işgal eden her ürün ise mekanın içinde dolaşımdadır. Mekanın işgal edilişinin bu iki tarzı arasında nasıl bir ilişki vardır? Venedik'te de, toplumsal mekan üretici güçlerle (ve üretim ilişkileriyle) bağlantı içinde üretilir ve yeniden-üretilir. Üretici güçler, büyürlerken, önceden mevcut, boş, yansız ya da sadece coğrafi olarak, iklimsel, antropolojik bakımdan belirlenmiş bir mekanın içinde gelişmezler. Yapıtın aşkınlığını ileri sürecek şekilde, sanat yapıtım üründen ayırmak için hiçbir neden yoktur. Dolayısıyla, yapıtın ürünün içinden geçtiği ve ürünün de tekrarlar içinde yaratıcılığı yok etmediği bir diyalektik harekete yeniden kavuşma umudu tamamen yok olmamış demektir.

 


Lefebvre, Henri. Mekanın Üretimi. Sel Yayıncılık, 2014.

Toplumsal Mekan
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri