Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

İşlevselci Yaklaşımlar

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğiyle İlgili Bakış Açıları


Toplumsal cinsiyetin, toplumsal olarak yaratılan ve erkekler ile kadınlara farklı kimlikler ve roller yükleyen bir kavram olduğunu gördük. Bununla beraber, Bob Connell ve Mâirtın Macan Ghaill'in de bize gösterdiği gibi, toplumsal cinsiyet farklılıkları nadiren tarafsızdır -top­lumsal cinsiyet hemen her toplumda önemli bir tabakalaşma biçimidir. Toplumsal cinsiyet, bireylerin ve grupların elde edebilecekleri fırsatları ve yaşam şanslarını belirleyen hayati bir etkendir ve evden devlet kademelerine dek tüm toplumsal kurumlarda üstlenebilecekleri rolleri esaslı bir şekilde etkiler. Her ne kadar, erkeklerin ve kadınların rolleri kültürden kültüre çeşitlilik gösterse de, kadınlarının erkeklerinden daha güçlü olduğu bilinen bir toplum yoktur. Erkeklerin rollerine genellikle daha fazla değer yüklenir ve bu rollerin ödülleri daha büyüktür: Neredeyse her kültürde ço­cuk yetiştirme ve ev işleri konusundaki sorumluluklar öncelikle kadınlara aittir; erkeklerse geleneksel olarak eve ekmek getirmek ve ailenin refahını sağlamakla yükümlüdürler. Cinsler arasında hüküm süren bu iş bölümü, erkeklerin ve kadınların güç, saygınlık ve servet bakı­mından birbirlerine eşit olmayan konumlarda bulunduklarının kanıksan­masına yol açmıştır.

Dünyanın dört bir yanındaki ülkelerde yaşayan kadınların durumun­ da meydana gelen iyileşmelere rağmen, toplumsal cinsiyet farklılıkları toplum­sal eşitsizlikler için temel teşkil etmeyi sürdürmektedir. Toplumsal cinsiyet eşitsizliğini araştırmak ve açıklaya­bilmek sosyologların temel kaygı­larında biri haline gelmiştir. Erkeklerin kadınlar üzerinde ekonomi, siyaset, aile ve diğer alanlarda sürüp giden egemen­liğini açıklamaya yönelik pek çok kuramsal görüş ortaya atılmıştır. Bu kısımda, toplumsal cinsiyet eşitsiz­liğinin doğasını toplum düzeyinde açıklamaya çalışan ana kuramsal yaklaşımları ele alınacaktır.

 

İşlevselci Yaklaşımlar

 

İşlevselci yaklaşım toplumu parçaları birbiriyle bağlantılı olan, bu parçalar dengedey­ken akıcı biçimde işleyen ve toplumsal dayanışmayı üreten bir dizge olarak görür. Bu nedenle, toplumsal cinsiyetle ilgili işlevselci ve işlevselcilikten esin­lenen yaklaşımlar, toplumsal cinsiyet farklılıklarının toplumsal istikrar ve kaynaşmaya katkıda bulunduğunu göstermeye çalışırlar. Eskiden büyük destek gören bu görüş, toplumsal gerilimleri uzlaşma uğruna gözardı etmekle ve muhafazakar bir toplumsal dünya görüşünü yaymakla ağır şekilde eleştiril­miştir.“Doğal farklılıklar” düşünce oku­luna mensup yazarlar, erkekler ve kadınlar arasındaki iş bölümünün biyolojik temelli olduğunu savunmakta­dırlar. Kadınlar ve erkekler, biyolojik bakımdan en uygun oldukları görevleri yerine getirirler. Bu bakıma, insan bilim­ci George Murdock, kadınların ev işleri ile ailevi sorumluluklara odaklamasını, erkeklerinse ev dışında çalışmasını gerçekçi ve uygun bir tutum olarak görmüştür. Murdock (1949), iki yüzden fazla toplumu kapsayan kültürlerarası bir çalışmayı temele alarak, cinsiyete dayalı iş bölümünün her toplumda mevcut olduğu sonucuna varmıştır. Her ne kadar bu durum bir biyolojik “programlanmanın” sonucu değilse de, toplumsal örgütlenmenin en mantıksal temellerini oluşturmaktadır.

Önde gelen işlevselci düşünürler­den Talcott Parsons, ailenin sanayi toplumlarındaki rolü üzerine çalışmıştır (Parsons ve Bales 1956). Parsons özellikle çocukların toplumsallaştı­rılması konusuyla ilgilenmiş, istikrarlı ve destekleyici aile yapısının başarılı bir toplumsallaşmanın anahtarı olduğuna inanmıştır. Parsons'ın görüşüne göre, aile kurumu en verimli şekilde, belirgin bir cinsiyet ayrımına dayalı iş bölümüne ve kadınların çocuklara baktıkları, güvenliklerini sağladıkları ve onlara duygusal destek verdikleri dışavurumsal roller üstlendikleri durumlarda işler. Diğer yandan, erkekler ise araçsal roller üstlenmelidirler yani, eve ekmek getiren olmalıdırlar. Bu rolün gergin doğası gereği, kadınların dışavurumsal ve bakı­cılık eğilimleri erkeklerin sakinleştiril­mesi ve rahatlarının sağlanması için kullanılmalıdır. Cinsler arasındaki biyolojik ayrıma dayalı bu tamamlayıcı iş bölümü, aile içinde dayanışmayı sağlayacaktır. Çocuk yetiştirmeye ilişkin bir başka işlevselci bakış açısı ise, annenin çocukların ilk toplumsallaşma süreçleri açısından hayati önemi olduğunu ileri süren John Bowlby (1953) tarafından geliştirilmiştir. Eğer anne yoksa ya da çocuk annesinden küçük yaşta ayrılırsa -ki bu duruma anneden yoksunluk denir- çocuk büyük bir yetersiz toplum­sallaşma riski ile karşı karşıya kalır. Bu durum çocuğun hayatının ilerleyen dönemlerinde toplum karşıtı olması ya da psikopatik eğilimler göstermesi gibi ciddi toplumsal ve ruhsal sıkıntılar yaşamasına neden olabilir. Bowlby bir çocuğun refahının ve ruhsal sağlığının, en iyi şekilde annesiyle kuracağı yakın ve sürekli bir kişisel ilişki yoluyla güvence altına alınabileceğini savun­muştur. Anne eksikliğinin “anne vekili” ile giderilebileceğini isteksizce kabul etmekle birlikte, bu vekilin de bir kadın olması gerektiğini öne sürmüştür -ki bu durum Bowlby'nin görüşüne göre anneliğin, kuşkuya yer bırakmayacak şekilde, ayrıksı biçimde dişi bir rol olduğu anlamına gelir. Bowlby'nin anne yoksunluğu savı, kimilerini çalışan annelerin çocuklarını ihmal ettiklerini ileri sürmeye götürmüştür.

 

Değerlendirme

 

Feministler, iş bölümünün biyolojik temelleri bulunduğu yolundaki savları, toplumda doğal ya da kaçınılmaz hiçbir görev paylaşımı olmadığını ileri sürerek, keskin biçimde eleştirmişlerdir. Kadınları meslek edinmekten alıkoyan herhangi bir biyolojik temel yoktur; insanlar kendilerinden kültürel olarak beklenen rollere göre toplumsallaş­tırılırlar. Anneden yoksunluk savının sorgu­lanabilir olduğuna işaret eden sağlam kanıtlar mevcuttur -çalışmalar çocukla­rın eğitim alanındaki başarılarının ve kişisel gelişimlerinin her iki ebeveynin de günün en az bir bölümünü evin dışında çalışarak geçirdiği durumlarda arttığını göstermiştir. Benzer şekilde, Parsons'ın “dışavurumsal” kadınlık hakkındaki görüşü de, bu tür görüşlerin erkeklerin kadınlar üzerindeki egemen­liğine çanak tuttuğu gerekçesiyle feministler ve diğer sosyologlar tarafın­dan kıyasıya eleştirilmiştir. Aile kurumunun akıcı biçimde işlemesi için “dışavurumsal” kadınlığın gerekliği olduğuna ilişkin inancın hiçbir temeli yoktur tersine, bu rol erkeklerin çıkarla­rına hizmet ettiği için ödüllendiril­mektedir.

 

Değerlendirme Soruları

 

1. Toplumdaki mevcut toplumsal cinsiyet farklılıklarını ortadan kaldırmak mümkün müdür, ya da arzulanabilir bir durum mudur?

2. Bir taraftan toplumsal cinsiyet eşitsizliklerini ortadan kaldırırken, diğer taraftan toplumsal cinsiyet farklılıklarını muhafaza etmek mümkün müdür?

3. Sınıf, etnik köken ve cinsel yönelim gibi etkenler bizim toplumsal cinsiyetle ilgili yaşantılarımızı nasıl etkilemektedirler?

4. Genişlemekte olan toplumsal değişim sürecine bir yanıt olarak bundan sonraki yirmi ya da otuz yılda ne gibi yeni erillik ve dişillik türleri ortaya çıkabilir?

5. Toplumsal etkileşim, varsayılan heteroseksüel normun etrafında hangi yollarla yapılanmıştır?

 

Giddens, Anthony. Sociology. Macmillan, 2001.

Toplumsal Cinsiyet Eşitsizliğiyle İlgili Bakış Açıları
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri