Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Critical Thinking

Sociology – Ama ne için?

 

Sosyoloji, farklı biçimlerde düşünülebilir. En basit yolu, tepeleme kitap dolu, sıra sıra dizilmiş uzun kütüphane raflarını düşünmektir. Bütün kitapların başlıklarında, altbaşlıklarında ya da içindekiler listesinde "sosyoloji" sözcüğü yer alır (zaten bu yüzden kütüphane görevlisi onları bu raflara dizmiştir). Kitapların üzerinde kendilerine sosyolog diyen (yani, öğretmenlik ya da araştırma görevi yaparken resmi unvanları sosyolog olan) yazarların isimleri vardır. Bu kitapları ve yazarlarını düşünmek demek, sosyolojinin uygulandığı ve öğretildiği uzun yıllar boyunca birikmiş bir bilgi yığınını düşünmektir. Ve böylelikle sosyolojiyi bir tür kitap ciltleme geleneği olarak; bu alana yeni ayak basanların, ister uygulamacı sosyologlar olmayı isterse de yalnızca sosyolojinin sunduğu neyse onu elde etmeyi amaçlasınlar ya da daha iyisi sosyolojiyi durmak bilmeksizin yeni birilerinin girdiği bir alan olarak düşünün (nihayetinde, kitap raflarına her zaman yeni kitaplar eklenir); sosyolojiyi, canlı bir ilgi, yeni deneyimler karşısında kabul edilmiş anlatıların durmaksızın sınanması, biriktirilmiş bilgiye durmaksızın ekler yapılması ve bu süreç içinde bilginin değiştirilmesi olarak, kısaca bitmek bilmez bir faaliyet olarak düşünebilirsiniz. 

Sosyolojiyi bu şekilde düşünmek gayet doğal görünüyor. Bu, nihayetinde "X nedir?" türü bir soruya yanıt verirken izlediğimiz yoldur. Örneğin, "Aslan nedir?" sorusuyla karşılaştığımızda parmağımızla hayvanat bahçesinde bir kafese konmuş belli bir hayvanı ya da bir kitaptaki resmi gösteririz. İngilizce bilmeyen birinin "Kurşunkalem nedir?" sorusu karşısında cebimizden belli bir nesneyi çıkarıp gösteririz. İki örnekte de belli bir sözcükle belli bir nesne arasında bir bağlantı arayıp buluruz. Sözcükleri, nesnelere gönderme yapan, nesneleri temsil eden şeyler olarak alırız; her sözcük bizi ister bir hayvan ister yazma aracı olsun özgün bir nesneye gönderir. Söz konusu sözcüğün gönderme yaptığı böyle bir nesne bulmak (yani sözcüğün göndergesini bulmak) başlangıç sorusunun doğru ve faydalı bir yanıtıdır. Bir kere böyle bir yanıt bulduğumda, daha sonra karşılaşacağım bilmediğim bir sözcüğün, neye, hangi bağlantıyla ve hangi koşullarda gönderme yaptığına bakarak nasıl kullanılacağını bilirim. Bahsettiğimiz yanıt türü bana tam da bunu, verili bir sözcüğü nasıl kullanacağımı öğretir. Bu yanıt bana nesnenin kendisi, sorduğum sözcüğün göndergesi olarak gösterilmiş şey hakkında bilgi vermez. Ben yalnızca nesnenin neye benzediğini bilirim ve böylelikle gelecekte de onu sözcüğün temsil ettiği şey olarak tanıyacağım demektir. Bundan dolayı parmakla gösterme yönteminin bana öğreteceği şeyin sınırları, hem de çok dar sınırları vardır. Sözcüğün gönderme yaptığı nesnenin ne olduğunu bulur bulmaz, muhtemelen hemen yeni sorulara geçerim: "Bu nesnenin özgünlüğü nereden geliyor? Başka nesnelerden farkı nereden geliyor ki onu ayrı bir isimle çağırıyoruz?" Bu bir aslandır. Ama kaplan değildir. Bu bir kurşunkalemdir. Ama tükenmez kalem değildir. Eğer bu hayvana aslan demem doğru, kaplan demem yanlışsa, onda aslanda olan ama kaplanda olmayan bir şeyin (aslanı kaplan değil aslan yapan bir şeyin) olması gerekir. Aslanları kaplanlardan ayıran belli bir farklılık olmalıdır. Ancak bu farklılığı fark edersek, "aslan" sözcüğünün temsil ettiği nesneyi bilmekte ve aslanları gerçekten aslan yapan şeyin ne olduğunu bilebiliriz. Dolayısıyla sosyoloji hakkındaki soruya verilen ilk yanıt bizi tam olarak tatmin etmekten uzaktır. Daha başka şeyleri düşünmemiz gerekiyor. "Sosyoloji" sözcüğünün belli bir bilgi yığınını ve aynı anda ona eklemeler yaparak bu bilgiyi kullanan belli pratikleri temsil ettiğine ikna olduktan sonra, artık o bilgi ve pratikler hakkında yeni sorular sormanın zamanı gelmiştir. Bir şeyi diğerlerinden farklı olarak "sosyolojik" yapan nedir? Bir şeyi öteki bilgi yığınlarından ve öteki bilgi kullanma/üretme pratiklerinden farklı kılan nedir? 
 

...

 

Aslında, sosyoloji kitaplarıyla dolu kitap raflarına baktığımızda gözümüze çarpan ilk şey başka raflar olacaktır. Çoğu üniversite kütüphanesinde, muhtemelen hepsi de "sosyoloji"den başka isimler taşıyan, sözgelimi etiketlerinde "tarih", "siyasal bilimler", "hukuk", "sosyal politika", "ekonomi" yazan kitapların en yakın raflara yerleştirilmiş olduğunu göreceksiniz. Bu gibi rafları birbirine yakın olacak şekilde düzenleyen kütüphaneciler belki okuyucuların rahatı ve istedikleri kitabı kolayca bulmalarını düşünmüştür. Sosyoloji raflarına göz gezdiren okuyucuların zaman zaman, örneğin tarih ya da siyasal bilimler raflarına konmuş bir kitabı arayacaklarını ve bu kitapları, örneğin fizik ya da makine mühendisliği raflarındaki kitaplardan daha sık arayacaklarını varsaymışlardır (ya da biz öyle olduğunu tahmin edebiliriz). Başka bir ifadeyle, kütüphaneciler sosyolojinin konusunun bir bakıma "siyasal bilimler" ya da "ekonomi" adı altındaki bilgi yığınının konusuna daha yakın olduğunu, belki ayrıca sosyoloji kitaplarıyla hemen yakınına dizilmiş kitaplar arasındaki farklılığın sosyolojiyle, örneğin kimya ya da tıp bilimleri arasındaki farklılığa kıyasla daha az dillendirilmekte, belli belirsiz, biraz da tartışmalı olduğunu varsaymışlardır. Akıllarından bu düşünceler geçmiş olsun ya da olmasın, kütüphaneciler doğru olanı yapmıştır. Yan yana dizilmiş bilgi kümelerinin ortak çok şeyleri vardır. Hepsi de insan ürünü dünyayla, dünyanın insan etkinliklerinin izlerini taşıyan, insanların eylemleri olmaksızın var olması düşünülemeyen parçası ya da boyutlarıyla ilgilidir. Tarih, hukuk, ekonomi, siyasal bilimler, sosyoloji, hepsi de insan eylemlerini ve bunların sonuçlarını tartışır. Bu da paylaştıkları çok şey olduğu anlamına gelir ve dolayısıyla gerçekten aynı gruba girerler. Gelgelelim, eğer bütün bu bilgi kümeleri aynı alanı araştırıyorlarsa, onları birbirinden ayıran şey, varsa, nedir? "Farklılık yaratan farklılık", bölünmeyi ve ayn isimleri haklılaştıran şey nedir? Bütün benzerliklerine ve ortak ilgileri ve alanlarına rağmen, hangi gerekçeyle tarihin sosyoloji olmadığında ve ikisinin birden siyaset bilimi olmadığında ısrar edebiliriz? 
 

...

Bu sorulara hemen hiç düşünmeden yanıtı yapıştırırız: Bilgi kümeleri arasındaki bölünme, inceledikleri dünyadaki bölünmüşlüğü yansıtmalıdır. Onları birbirinden farklılaştıran insan eylemleri ya da insan eylemlerinin özellikleridir ve bilgi kümeleri arasındaki bölünme bu olgunun bilincine varılmasından başka bir şey değildir. Bundan dolayı deriz ki, sosyoloji halihazırda süregelen ya da zamanla değişmeyen genel nitelikli eylemler üzerinde yoğunlaşırken, tarih, geçmişte gerçekleşmiş ve bugün artık olmayan eylemlerle ilgilidir; sosyoloji dikkatini bizim toplumumuzda (ne anlama geliyorsa) gerçekleşen eylemlere ya da bir toplumdan ötekine değişmeyen eylem türlerine verirken, antropoloji, bizimkinden uzak ve farklı toplumlardaki insan eylemlerini anlatır. Sosyolojinin öteki yakın akrabalarına gelince "kesin" yanıt vermek biraz zor olacaktır ancak yine de şunları söyleyebiliriz: Siyasal bilimler, ağırlıklı olarak iktidar ve yönetimle ilgili eylemleri tartışır; ekonomi, mal ve hizmetlerin üretilmesi ve dağıtılması kadar kaynakların kullanılması ile ilgili eylemleri ele alır; hukuk, insan davranışını düzenleyen normlar ve bu normlann/kurallann nasıl ifade edildiği, yükümlülükler getirdiği ve uygulandığı ile ilgilidir... Şimdiye kadar anlatılanlar ışığında, aynı yoldan ilerleyerek sosyolojinin öteki disiplinlerin dikkatinden kaçmış şeylerden beslenen bir tür artıkçı disiplin olduğunu görebiliriz. Öteki disiplinler kendi mikroskopları altına ne kadar çok şey alırlarsa sosyolojiye o kadar az şey kalır; sanki "orada", özgün araştırma dalları tarafından içkin niteliğe bağlı olarak ayrıştırılmayı ve seçilip alınmayı bekleyen sınırlı sayıda olgu vardır. 
 

...

Sorumuza verilen böyle "kesin" bir yanıtın içerdiği sorun şudur : Bu yanıt ancak bize aşikar ve tartışmasız doğru gelen başka çoğu inanç gibi, kişinin sözünü etmeden kabul eder göründüğü bütiiıı varsayımlara daha yakından bakmadığımız sürece kesinliğini korur. Her şeyden önce, insan eylemlerinin belli sayıda ayrı tipe bölündüğü fikri de nereden çıktı? Nereden mi, eylemlerin bu şekilde sınıflandırılmış olması ve bu sınıflandırmada her dosyaya ayrı bir isim verilmiş olmasından (öyle ki ne zaman politikadan, ne zaman ekonomiden ve ne zaman hukuki meselelerden bahsedeceğimizi ve nerede neyi bulacağımızı biliriz); ve başkaları değil de belli tür eylemler üzerinde araştırma yapmaya, etraflı görüşler sunmaya, yol göstermeye ya da tavsiyelerde bulunmaya tek kendilerinin hakkı olduğu iddiasında bulunan bilgili ve güvenilir bir grup uzmanın olmasından. Ancak biz soruşturmamızı bir adım daha ileri götürelim: "Kendi başına" insan dünyasının ne olduğunu nasıl bilebiliriz? Yani, ekonomi, politika ya da sosyal politika biçiminde parçalanmadan önce ve böylesi bir parçalanmadan bağımsız olarak insan dünyasını nasıl bilebiliriz? Hiç kuşkusuz, bunu kendi hayat deneyimimizden öğrenmiyoruz. Kimse şimdi politika sonra ekonomi dünyasında yaşamaz; kimse İngiltere'den Güney Amerika'ya gitmekle sosyolojiden antropolojiye geçmiş olmaz ya da bir yıl daha yaşlandığında tarihten sosyolojiye geçmez. Eğer yaşarken böylesi alanları ayırabiliyorsak, eğer bu eylemin burada ve şimdi politikaya ait olduğunu diğerinin de ekonomik karakter taşıdığını söyleyebiliyorsak, bunun tek nedeni bize her şeyden önce bu tür ayrımlar yapmanın öğretilmiş olmasıdır. Dolayısıyla gerçekten dünyanın kendisini değil, dünyayla ilişkimizi biliriz; bir bakıma, dünya imgemizi, dilden ve eğitimden kazandığımız yapı taşlarından sıkıca örülmüş bir modeli pratiğe geçiririz. Demek ki, akademik disiplinler arasındaki farklılıklardan yansıyan biçimiyle insan dünyasında doğal bir bölünmenin olmadığını söyleyebiliriz. Tersine, insan dünyasının zihnimizde taşıdığımız ve sonra yaptığımız işlere uyguladığımız zihinsel haritasında görünenler, insan eylemleriyle uğraşan akademisyenler arasındaki işbölümünün sonucudur; bu, her bir alanın uzmanlarının ayrılmasıyla ve her bir grubun hükmettikleri alana neyin ait olup neyin olmadığına karar verme hakkıyla desteklenip pekiştirilen bir işbölümüdür. İçinde yaşadığımız dünyaya yapısını kazandıran da bu işbölümüdür. Bundan dolayı, gizimizi çözmek ve "farklılık yaratan farklılığın" saklandığı yeri bulmak istiyorsak, başlangıçta dürüst bir biçimde dünyanın doğal yapısını bize gösteriyor gibi görünen, kerametleri kendinden menkul disiplinlerin pratiklerine baksak iyi olur. Artık aradaki farkı doğuran şeyin ilk başta bu pratiklerin kendisi olduğunu kestirebiliriz; eğer bir yansıtma varsa, bu bizim sandığımızın tam tersi yöndedir. 
 

...

Çeşitli çalışma alanlarının pratikleri birbirlerinden nasıl ayrılırlar? İlk bakışta bunlar, çalışma konuları olarak seçtikleri şeylere karşı tutumları bakımından çok az farklılık gösterir ya da hiç farklılık göstermezler. Hepsi kendi konulan ile ilgilenirken aynı davranış kurallarına uyar. Hepsi ilgili olguların tümünü toplamaya gayret eder; hepsi olguları hakkında herhangi bir kuşkuyu ortadan kaldır maya çalışır; olgular denetlenir ve yeniden denetlenir ve bu yüzden olgular hakkındaki ham bilgi güvenilir olur; hepsi olgular hakkında yaptıkları önermeleri açıkça, belirsizliğe yer bırakmaksızın anlaşılabilecek ve önermeyi türettikleri kanıtla ve yine gelecekte mevcut olabilecek herhangi bir kanıtla sınanabilecek biçime sokmaya çalışırlar; hepsi yaptıkları ya da savundukları önermeler arasındaki çelişkileri ayıklamaya ya da ortadan kaldırmaya çalışırlar ki aynı zamanda doğru olabilecek iki önerme birden ortaya atılmamış olsun. Kısacası, hepsi verdikleri sözlere sadık kalmaya, bulgularını sorumlu bir biçimde (yani, doğruya götüreceğine inanılan bir biçimde) elde etmeye ve sunmaya çalışırlar. Böyle yapmadıkları takdirde eleştirilmeye ve iddialarını geri çekmeye hazırdırlar. Demek ki, uzmanların görevlerinin ve hikmetlerinin, yani mesleki sorumluluklarının nasıl anlaşılacağı ve uygulanacağına ilişkin,· bir farklılık yoktur. Muhtemelen, akademik pratiklerde başka özellikleri bakımından da bir farklılık bulamayacağız. Akadl'ıııik uzmanlık iddiasında olan ve iddiası kabul gören herkes olguları toplayıp işlemekte benzer yollar izler: Üzerinde çalıştıkları şeykri ya doğal ortamlarında (örneğin, evinde, kamusal ilişkilerinde, iş ve eğlence yerlerinde "normal" günlük hayatlarını yaşayan insanlar) ya da özel olarak tasarlanıp sıkı bir biçimde kontrol edilmiş deney koşullarında (örneğin, bilerek tasarlanmış düzenekler içinde insan tepkileri gözlendiğinde ya da insanlar olur olmaz karışıklıkları ortadan kaldırmak üzere tasarlanmış sorulara yanıt vermeye yönlendirildiklerinde) gözlerler; bu da olmazsa, geçmişte yapılmış benzer gözlemlerden (örneğin, kilise kayıtları, nüfus sayımları, polis arşivleri) elde edilen kanıtlan kendi olguları olarak kullanırlar. Bütün akademisyenler biriktirdikleri ve tetkik ettikleri olgulardan sonuçlar çıkarırken ve bunları doğrular ya da çürütürken aynı genel mantık kurallarını izlerler. 

 

...


Göründüğü kadarıyla "farklılık yaratan farklılık" arayışımızda son umudumuz, her inceleme dalı için tipik sorularda, farklı disiplinlerden düşünürlerin insan eylemlerine bakarken, onları inceler ve açıklarken görüş açılarını (bilişsel perspektifler) belirleyen sorularda ve bu gibi soruların ürettiği bilgiyi düzene sokup insan hayatının verili bir bölümünün modeline ya da boyutuna katmak için kullanılan ilkelerde yatmaktadır. Çok kaba bir yaklaşımla, örneğin ekonomi, birincil olarak insan eylemlerinin maliyetleri ile sonuçlan arasındaki ilişkiye bakacaktır. Muhtemelen insan eylemlerine, bu eylemleri gerçekleştirenlerin, yani aktörlerin ya da faillerin erişmek ve kendilerine en yararlı olacak biçimde kullanmak istedikleri kıt kaynakların idaresi açısından bakacaktır. Dolayısıyla ekonomi, failler arası ilişkileri, arz ve talebin düzenlediği mallar ile hizmetlerin yaratılması ve mübadelesinin unsurları olarak görecektir. Son olarak ekonomi, kaynakların yaratılması, elde edilmesi ve çeşitli talepler arasında dağıtılması sürecine ilişkin bir modele göre bulgularını düzene sokacaktır. Siyasal bilimler ise, en azından başka faillerin fiili ya da tahmini tutumlarını değiştiren ya da onlar tarafından değiştirilen (genellikle güç ve nüfuz başlığı altında tartışılan bir etki) özellikte insan eylemleri ile ilgilenecektir. Siyaset, insan eylemlerini böylesi güç ve nüfuzlardaki dengesizlik açısından ele alacaktır; belli failler, etkileşim sürecinden muhataplarına oranla davranışları daha köklü bir değişikliğe uğramış olarak çıkacaktır. Siyasal bilimler muhtemelen bulgularını güç, tahakküm, otorite vb. kavramlar etrafında örgütleyecektir; bu kavramların hepsi ilişkide tarafların mücadelesini verdikleri şeyleri elde etme şanslarındaki farklılaşmaya gönderme yapar. Ekonominin ve siyasal bilimlerin bu ilgileri (beşeri bilimlerin geri kalanları tarafından gözetilen ilgi alanları gibi) hiçbir biçimde sosyolojiye yabancı değildir. Bunu sosyoloji öğrencilerine önerilen herhangi bir okuma listesini görür görmez anlayacaksınız; bu liste neredeyse kesin olarak kendilerini tarihçi, siyasal bilimci ya da antropolog olarak adlandıran ve bu sınıfa sokulan düşünürlerin kaleme aldığı birkaç çalışmayı içerecektir. Ne var ki, diğer sosyal araştırma dalları gibi sosyolojinin de kendi yorumlama ilkeleri kadar kendi bilişsel perspektifi, insan eylemlerini soruşturmak üzere kendi soru kalıpları vardır. 
 

...

Geçici bir ilk özet olarak diyebiliriz ki, sosyolojiyi farklı bir yere koyan ve ona belirleyici karakterini veren şey, insan eylemlerini geniş çaplı oluşumların öğeleri olarak görme alışkanlığıdır- bu oluşumlar ise karşılıklı bir bağımlılık (eyleme girişilme ihtimalinin ve eylemin başarı şansının öteki faillerin kimler olduğu ya da ne yapabileceklerine bağlı olarak değiştiği bir durum anlamında bağımlılık) ağına takılmış faillerin rastlantısal olmayan birlikteliği biçiminde düşünülebilir. Sosyologlar bu şekilde hep birlikte ağa takılmanın insan faillerin muhtemel ve fiili davranışları açısından sonuçlarının neler olduğunu soracaktır. Bu gibi ilgiler sosyolojik araştırmanın nesnesine biçim verir; oluşumlar, yani karşılıklı bağımlılık ağları, eylemin karşılıklı koşullayıcılığı ve faillerin özgürlüklerinin genişlemesi ya da daralması sosyolojinin en ağırlıklı olarak üzerinde durduğu meselelerdir. Senin benim gibi tek tek failler sosyolojik çalışmanın görüş alanına bir karşılıklı bağımlılık ağı içindeki birimler, üyeler ya da ortaklar olma kapasiteleriyle girecektir. Denebilir ki, sosyolojinin merkezi sorusu şudur: Ne yaparlarsa yapsınlar ya da yapabilir olurlarsa olsunlar, insanların başka insanlara bağımlı olmaları ne anlamda önemlidir; insanların her zaman ve kaçınılmaz olarak başka insanlarla ortaklık, iletişim, mübadele, rekabet, elbirliği halinde yaşamaları ne anlamda önemlidir? İşte sosyolojik tartışmanın özel alanını oluşturan ve sosyolojiyi beşeri ve sosyal bilimlerin görece özerk bir dalı olarak tanımlayan (ve ne araştırma amacıyla seçilmiş insanlar ve olayların ayrı bir koleksiyonu ne de öteki inceleme alanlarının ihmal ettiği türden belli bir insan eylemleri dizisi olan) bu soru türüdür. Sonuçta diyebiliriz ki, sosyoloji en başta insan dünyası hakkında bir düşünme biçimidir; ilke olarak aynı dünya hakkında başka yollarla da düşünebilirsiniz. 
 

...

Sosyolojik düşünce tarzından ayrılan öteki yollar arasında sağduyu özel bir yer işgal eder. Belki diğer akademik dallardan daha çok sosyoloji, kendi yeri ve pratiği için önemi tartışılmaz sorunlarla dolu olan sağduyuyla (hayatımızdaki günlük işlerimizi yürütmek için faydalandığımız zengin ancak dağınık, sistematik olmayan, genelde bağlantıları belirsiz ve söze dökülemeyen bilgi ile) ilgilidir. Aslında çok az bilim dalı sağduyuyla ilişkisini açıktan dile getirir; çoğu, sağduyunun bırakın bir sorun oluşturduğuna, mevcut olduğuna bile değinmez. Çoğu bilim dalı kendileri gibi saygın ve sistematik bir araştırma çizgisi izleyen diğer bilim dallarıyla onu birleştiren köprülere ya da onlardan ayıran sınırlara göre kendini tanımlama peşindedir. Sağduyuyla, çizilen sınırları ya da yapı taşlarını yerinden oynatacak ölçüde ortak bir zemini paylaştığını düşünmez. Kabul etmek gerekir ki, onların bu ilgisizlikleri yersiz değildir. Sağduyunun örneğin fiziğin, kimyanın, astronominin ya da jeolojinin ilgilendiği konular hakkında söyleyecek hemen hemen hiçbir şeyi yoktur (ve sağduyunun bu gibi konularda söyleyebildikleri de, onlar karmaşık bulgularını sıradan insanların kavrayabileceği ve anlayabileceği hale getirmeyi başardıkları oranda bu bilimlerin kendileri sayesinde olur). Fiziğin ya da astronominin ilgilendiği konular sıradan insanların görüş ufkuna, yani senin benim günlük deneyimimiz çerçevesine pek girmez. Ve bu yüzden biz, uzman olmayan sıradan insanlar, bu gibi konular hakkında bilim insanlarının yardımı, hatta verdikleri eğitim olmaksızın bir kanıya varamayız. Bu ve benzeri bilimlerin araştırdığı konular yalnızca sıradan insanların akıl sır erdiremediği çok özel koşullarda, örneğin milyonlarca dolarlık bir hızlandırıcının ekranında, dev bir teleskopun merceğinde ya da bin feet derinliğinde bir kuyunun dibinde ortaya çıkarlar. Ancak bilimciler onları görebilir ve onlar üzerinde deney yapabilir; bu konular ve olaylar verili bilim dalının, hatta onun seçilmiş uygulayımcılarının tekelindeki bir mülktür; hem de meslekten olmayan kimsenin ortak olamadığı bir mülk. Çalışmalarının hammaddesini sağlayan deneyimin biricik sahibi olan bilimcilerin o materyalin işlenme, çözümlenme ve yorumlanma biçimleri üzerinde tam bir denetimleri vardır. Bu süreçten çıkan ürünler başka bilimcilerin, ama sadece onların, kılı kırk yaran değerlendirmelerine dayanmak zorundadır. Onlar kamuoyuyla, sağduyuyla ya da uzman olmayan görüşlerin herhangi bir başka biçimiyle yarışmak zorunda kalmazlar; bunun tek nedeni, üzerinde çalıştıkları ve laf ettikleri konularda kamuoyu ya da sağduyuya özgü bir görüş bulunmamasıdır. 
 

Sosyolojiye gelince işler çok farklıdır. Sosyolojinin çalışma alanında dev hızlandırıcılara ya da radyoteleskoplara benzer bir şey yoktur. Sosyolojik bulgu için hammadde sağlayan bütün deneyimler, sosyolojik bilgiyi oluşturan hemen her şey sıradan insanların normal günlük hayatlarında yaşadıkları şeylerdir; deneyim, bazen pratikte mümkün olmasa da, ilke olarak herkese açıktır; ve deneyim bir sosyoloğun büyüteci altına girmeden önce zaten herkes tarafından, sosyolog olmayan, sosyolojik dili kullanma ve olayları sosyolojik görüş açısından görme eğitimi almamış bir kişi tarafından yaşanmıştır. Nihayetinde hepimiz başka insanlarla birlikte yaşarız ve birbirimizi etkileriz. Hepimiz elde ettiklerimizin başka insanların yaptıklarına bağlı olduğunu çok iyi biliriz. Hepimiz birçok kere arkadaşlarla ya da yabancılarla iletişim kopukluğunun acısını çekmişizdir. Sosyolojinin bahsettiği her şey zaten hayatımızda olmuş şeylerdir. Zaten öyle olması da gerekir, aksi halde hayatımızı yürütemezdik. Başkalarıyla birlikte yaşamak için bir sürü bilgiye ihtiyaç duyarız ve sağduyu bu bilginin adıdır. Günlük rutinlerin içine iyice daldığımızda, olup bitenin anlamı üzerinde pek durup düşünmeyiz; hatta özel deneyimlerimizi başkalarının başına gelenlerle karşılaştırmaya, bireysel olandaki sosyal olanı, tikel olandaki genel olanı görmeye fırsatımız olmaz; sosyologların bizim yerimize yaptıkları tam da budur. Biz onlardan kişisel hayat hikayemizin başka insanlarla paylaştığını tarih ile nasıl örüldüğünü bize göstermelerini bekleriz. Ne var ki, sosyologlar bu kadar derine insinler ya da inmesinler, yola çıkmak için seninle ve benimle paylaştıkları gündelik hayat deneyiminden, her birimizin günlük hayatına girmiş ham bilgiden başka hir hareket noktaları yoktur. Yalnızca bu nedenden dolayı sosyologlar, fizikçilerin ve biyologların örneğini ne kadar sıkı biçimde izlerlerse izlesinler ve çalışmalarının konusuna ne kadar uzak dururlarsa dursunlar (yani senin ve benim hayat deneyimlerime tarafsız ve uzaktan bakan bir gözlemcinin yaptığı gibi "orada dışarıda" bir şey olarak baksınlar) kavramaya çalıştıkları deneyimin iç bilgisinden tamamen kopamazlar. Ne kadar çabalarlarsa çabalasınlar, sosyologlar yorumlamaya çalıştıkları deneyimin iki yanında da, aynı zamanda hem iç hem de dış yüzünde de kalmaya mecburdurlar. (Sosyologların bulgularını kaydederken ve genel önermelerini kaleme alırken "biz" zamirini ne kadar sık kullandıklarına dikkat edin. "Biz" hem çalışan hem de çalışılanı içine alan bir "nesne"yi belirtir. Bir fizikçinin kendileri ile moleküller arasındaki ilişkiden bahsederken "biz" zamirini kullandığını tahayyül edebilir misiniz? Ya da kendileri ve yıldızlar hakkında bir genelleme yaparken "biz" diyen astronomları?) 
 

...

 

Sosyoloji ile sağduyu arasındaki özel ilişki hakkında söyleyecek tiftha başka şeyler de var. Modern fizikçilerin ya da astronomların gözlemleyip üzerine teori ürettiği fenomenler masum ve bozulmamış bir biçimde, işlenmemiş, etiketlerden, hazır tanımlardan ve ön yorumlardan özgür (yani, yorumların ortaya çıkmasını sağlayacak deneyleri kuran fizikçilerin önceden yaptığı türden yorumlar dışında) ortaya çıkar. Onlar kendilerine isim versin diye, kendilerini öteki fenomenlerin arasına katsın ve kendilerinden doğru düzgün bir bütün oluştursun diye, kısaca kendilerine anlam versin diye fizikçileri ya da astronomları beklerler. Ancak önceden hiç anlam verilmemiş böyle temiz ve el değmemiş fenomenlerin sosyolojik karşılıkları, eğer varsa, birkaç tane vardır. Sosyologların araştırdığı türden insan eylemleri ve etkileşimleri, ne kadar dağılmış, bölük pörçük olursa olsun, hepsi faillerin kendileri tarafından isimlendirilmiş ve teorize edilmiştir. Sosyolog onları irdelemeye başlamadan önce, sağduyusal bilginin nesnesi olmuşlardır. Aileler, örgütler, akrabalık ilişkileri, komşuluk ilişkileri, şehirler ve köyler, milletler ve kilise cemaatleri ve düzenli insan etkileşimiyle bir arada tutulan başka gruplaşmalar zaten faillerce anlamlandırılmış ve önemleri belirlenmiştir, öyle ki failler eylemleri sırasında bu anlamların taşıyıcıları olduklarını bilirler ve ona göre davranırlar. Sıradan failler ve meslekten sosyologlar onlardan bahsederken aynı isimleri, aynı dili kullanmak zorunda kalacaklardır. Sosyologların kullanabilecekleri her terim senin benim gibi "sıradan" insanların sağduyusal bilgisi tarafından verilmiş anlamlar ile son derece yüklenmiş olacaktır. Yukarıda açıklanan nedenden dolayı sosyoloji, sağduyuyla, kimya ya da jeoloji gibi bilimlerin gösterdiği mağrur sükuneti gösteremeyecek kadar yakından ilgilidir. Sen ve ben insanın karşılıklı bağımlılığından ve insan etkileşiminden bahsedebiliriz, hem de bunu yetkinlikle yaparız. Hepimiz onları uygulamaz ve yaşamaz mıyız? Sosyolojik söylem herkese açıktır; herkese katılması için yapılmış daimi bir davet değildir ama açıkça belirlenmiş ya da aşılmaz sınırlar da koymamıştır. Güvenliği önceden garantiye alınmamış belli belirsiz sınırlarıyla (sıradan deneyimle erişilemeyecek konulan araştıran bilimlerin tersine), sosyolojinin sosyal bilgi üzerindeki egemenliği, konusu üzerinde yetkin hükümler verme hakkı her zaman itiraza açıktır. İşte bu yüzden, uygun sosyolojik bilgiyle her zaman sosyolojik fikirlerle dolu olan sağduyu arasına sınır çekmek, tutarlı bir bilgi kümesi olarak sosyolojinin kimliği açısından çok önemli bir konudur; ve sosyologların bu konuya diğer bilimcilerden daha fazla dikkat etmesinin nedeni de budur. 
 

...

Sosyolojinin ve sağduyunun -senin ve benim hayat hakkındaki "ham" bilgimizin- paylaştıkları konuyu, yani insan deneyimini ele alış biçimleri arasında en azından dört temel farklılık sayabiliriz. Öncelikle, sağduyudan farklı olarak (başka, daha çok gevşek ve daha az ihtiyatlı bir biçimde özdenetimli olduğu söylenen bilgi biçimlerinden ayn olan) sosyoloji, bilimin bir vasfı olduğu kabul edilen sorumlu konuşmanın katı kurallarına kendini uydurmaya gayret eder. Buna göre, sosyologlardan beklenen, mevcut kanıtlarla desteklenmiş önermeler ile ancak geçici, sınanmamış bir tahmin statüsüne hak kazanabilecek önermeler arasında herkesin görebileceği ve anlayabileceği ayrımlar yapmaya büyük özen göstermeleridir. Sosyologlar, en çok gönül verdikleri ve şiddetle savundukları inançlar bile olsa, yalnızca kendi inançlarından kaynaklanan fikirleri, bilimin genelde saygın otoritesini taşıyan sınanmış bulgular olarak göstermekten sakınacaklardır. Sorumlu konuşma kuralları kişiden "işyerinin" -nihai sonuca götüren ve güvenilirliğinin garantisi olma iddiasındaki bütün sürecin- kapılarını sınırsız bir kamusal irdeleme için ardına kadar açmasını talep eder; bu kalıcı davet yeniden sınayacak ve diyelim ki bulguların yanlış olduğunu kanıtlayacak herkese açık olmalıdır. Sorumlu konuşma, konusuna ilişkin yapılmış öteki önermelerle de ilişkilendirilmelidir; ne kadar karşıt ve bu yüzden de yersiz olurlarsa olsunlar, öteki görüşleri görmezlikten gelemez ya da sessizlikle geçiştiremez. Sorumlu konuşmanın kuralları bir kere dürüst biçimde ve titizlikle gözetilirse, ortaya çıkan önermelerin güvenilirlikleri, inanılırlıkları ve hatta pratik yararlılıklarının büyük oranda artacağı, garanti olmasa bile umulur. Bilimin tasdik ettiği inançların güvenilir olduğuna ilişkin ortak düşüncemiz, ağırlıkla bilimcilerin gerçekten sorumlu konuşmanın kurallarını izleyecekleri ve bir bütün olarak bilim mesleğinin, her üyesinin her defasında buna uyup uymadığını denetleyeceği umuduna dayanır. Bilimcilerin kendilerine sorarsanız, onlar da sundukları bilginin üstünlüğünden yana bir argüman olarak sorumlu konuşmanın erdemlerine işaret ederler. İkinci farklılık yargı oluşturmak için materyalin çıkarıldığı alanın büyüklüğü ile ilişkilidir. Meslekten olmayan çoğumuz açısından, böyle bir alan bizim kendi yaşam dünyamızla, yaptığımız şeyler, karşılaştığımız insanlar, izleyeceğimiz amaçlar ve başka insanların kendileri için koyduklarını tahmin ettiğimiz amaçları ile sınırlıdır. Bu, çoğumuzun pek yetemediği ya da böyle bir çaba sarf etmekten hoşlanmadığı ölçüde kaynak ve zaman gerektireceğinden. yapsak bile nadiren, kendimizi günlük kaygılarımız düzeyinden kurtarıp daha geniş bir deneyim ufkundan bakmak üzere yukarıya çekeriz. Ne var ki, hayat şartlarının muazzam çeşitliliği veri alındığında, yalnızca kişisel hayatımızın dünyasına dayanan her deneyim zorunlu olarak kısmi ve çok büyük bir ihtimalle tek yanlı olacaktır. Bu gibi sorunlar ancak kişilerin hayatlarını yaşadıkları dünyalar çokluğundan çıkarılan bütün başka deneyimler bir araya getirilir ve karşılaştırılırsa giderilebilir. Karıştığı girift bağımlılıklar ve bağlantısallıklar ağı -tek bir kişinin hayat hikayesinden bakılarak gözlenemeyecek kadar geniş bir alana uzanan bir ağ- gibi kişisel deneyimin eksikliği de ancak o zaman ortaya çıkacaktır. Ufukların böylesine genişlemesinin toplam sonucu, bireysel hayat hikayesi ile engin sosyal süreçler deryası arasındaki sıkı bağın, bireyin belki farkında olmadığı ve kesinlikle denetleyemeyeceği o bağın keşfi olacaktır. İşte bu nedenden dolayı, sosyologların bireysel hayat dünyasının sunduğundan daha geniş bir bakış açısı arayışları büyük bir farklılık yaratır; yalnızca nicel bir farklılık (daha çok veri, tek tek örnek olaylar yerine daha çok olgu ve istatistik veri) değil nitelik ve bilginin kullanımı bakımından da bir farklılık yaratır. Hayatta kendine özgü amaçlar güden ve başına gelecekleri daha fazla denetlemek için mücadele eden senin benim gibi insanlar için, sosyolojik bilgi sağduyunun veremediği bir şeyler sunar. 
 

...

Sosyoloji ile sağduyu arasındaki üçüncü farklılık tek tek her kişinin insan gerçekliğine anlam verme biçimleriyle; kişilerin meraklarını gidermek için, neden bu değil de şunun olduğunu ya da durumun neden böyle olduğunu nasıl açıklamaya kalkıştıkları ile ilişkilidir. Benim gibi senin de, kendi deneylerinden kalkarak eylemlerinin "yaratıcısı" olduğunu bildiğini düşünüyorum; biliyorsun ki (zorunlu olarak senin eyleminin sonuçları olmasa da) yaptığın şey senin maksadının, umudunun ya da niyetinin ürünüdür. Sen normal olarak yaptığını, ister bir nesneye sahip olmayı arzu etmiş ol, ister öğretmeninden bir "aferin" almayı, isterse arkadaşlarının iğnelemelerine bir son vermeyi amaçlamış ol, arzu ettiğin bir durumu yaratmak için yaparsın. Gayet doğal olarak eylemini düşünme biçimin sana bütün öteki eylemleri anlamlı kılman için bir model hizmeti görür. Bu gibi eylemleri, niyetlerini kendi deneyimlerinden bildiğin başkalarına atıfta bulunarak açıklarsın. Bu, elbette, açıklama araçlarımızı yalnızca emsal oluşturan kendi dünyamızdan elde ettiğimiz müddetçe, çevremizdeki insan dünyasını anlamlandırabildiğimiz tek yoldur. Genelde dünyada olan biten her şeyi birilerinin kasti eylemlerinin sonucu olarak algılama eğilimi taşırız. Olanlardan sorumlu kişiler ararız ve bulduğumuzda da araştırmamızın tamamlandığına inanırız. Hoşumuza giden her olayın arkasında birilerinin iyi niyetinin, hoşlanmadığımız her olayın arkasında da birilerinin kötü niyetinin yattığını varsayarız. Bir durumun, kimliği belli "birilerinin" bilinçli eyleminin sonucu olmadığını kabul etmek bizim için zordur ve herhangi bir can sıkıcı durumun, birilerinin bir yerlerde doğru olanı yapar yapmaz düzelebileceğine ilişkin inancımızdan öyle kolay vazgeçmeyiz. Politikacılar, gazeteciler ya da ekonomi danışmanları gibi, bizim için herhangi biri olmaktan öte olan kişiler dünyayı bizim adımıza yorumlarlar, üstelik yorumları bizim eğilimimizle uyum içindedir ve onlar, sanki devlet ya da ekonomi bizim gibi tek tek bireyler için düzenlenmiş de ihtiyaçları ile talepleri olabilirmiş gibi "devletin ihtiyaçlarından" ve "ekonominin taleplerinden" bahsederler. Diğer yandan onlar milletlerin, devletlerin ve (bu türden oluşumların yapılarında derinlere işlemiş) ekonomik sistemlerin karmaşık sorunlarını sanki birinin isimlendirebileceği, kamera karşısına koyabileceği ve görüşme yapabileceği birkaç bireyin düşünceleriyle faaliyetlerinin sonuçlarıymışçasına resmederler. Sosyoloji bu kişiselleştirilmiş dünya görüşüne karşı çıkar. Sosyoloji gözlemlerine bireysel failler ve tekil eylemler yerine oluşumlardan (bağımlılık ağlarından) yola çıkarken, tamamen kişisel ve özel olan kendi düşüncelerimiz ve işlerimiz de dahil, insan dünyasını anlamanın anahtarı olarak bildiğimiz o güdülenmiş birey metaforunun yerinde olmadığını gösterir. Kişi sosyolojik olarak düşünürken insanlık halini, hem güdülerimizi hem de eylemliliğimizin sonuçlarını açıklayan en acımasız gerçeklikleri, yanı insanların karşılıklı bağımlılığının çok katlı ağlarını çözümleyerek anlamlandırmaya çalışır. 
 

...

Son olarak dünyayı ve kendimizi anlamamızda sağduyunun gücünün (sağduyunun sorgulanamazlığı, kişinin kendini olumlama-sını sağlama kapasitesi), hükümlerinin görünüşteki tartışma götürmez karakterine bağlı olduğunu hatırlayalım. Bu, sağduyumuzu biçimlendiren ama aynı zamanda onun tarafından biçimlendirilen günlük hayatın rutin, tekdüze doğasına dayanan döngüdür. Günübirlik işlerimizin çoğunu oluşturan alışılagelmiş ve tekdüze hareketlerimizi sürdürdükçe çok fazla kendimizi irdeleme ve çözümleme gereği duymayız. Yeteri kadar sıklıkla yinelendiğinde şeyler bildik hale gelirler ve bildik şeyler kendi kendilerini açıklarlar; soru ve kuşku doğurmazlar. Bir bakıma görünmezdirler. İnsanlar "her şey her zamanki gibi", "herkes her zamanki gibi" dedikleri sürece sorulacak soru ve neredeyse yapılacak hiçbir şey yoktur. Aşinalık yalnızca sorgulayıcılığın ve eleştirinin değil, aynı zamanda yenilik arayışının ve değiştirme cesaretinin de en amansız düşmanıdır. Alışkanlıkların ve karşılıklı olarak birbirlerini pekiştiren inançların hükmü altındaki bu bildik dünya ile karşılaştığında, sosyoloji herkesin işine burnunu sokan ve sıklıkla sinir bozucu bir yabancı gibi davranır. Sosyoloji "sakinler" arasında kimsenin bırakın yanıtlanmayı, sorulduğunu bile hatırlamadığı sorular sorarak rahat ve sessiz hayat tarzım bozar. Bu gibi sorular belli olan şeyleri bulmacalara dönüştürür; bildik olanı bilmedikleştirir. Ansızın hayatın günlük akışı masaya yatırılır. Artık o yalnızca olası tarzlardan biri, tek ve eşsiz olmayan, "doğal" olmayan bir hayat tarzı olarak görünür. Rutini sorgulamak ve bozmak herkesin hoşuna gitmeyebilir; o güne kadar "kendi bildiğince süregelmiş" şeylerin rasyonel çözümlemesini istediğinden, birçok kişi bilmedikleştirmenin meydan okuyuşuna öfke duyar. (Kipling'in öyküsündeki kırkayağı düşünün. Kırk ayağının kırkını da rahatlıkla kullanarak güzel güzel yürürken karşısına çıkan bir dalkavuk, onun eşsiz hafızasına övgüler düzmeye başlar ve hiçbir zaman yirmi birinci ayağından önce on ikinci ya da otuz beşinciden önce yirmi dokuzuncuyu atmadığını söyler. Acımasızca özbilinç kazandırılan zavallı kırkayak artık bir adım bile atamaz olur.) Bazıları kendilerini aşağılanmış hissedchilirlcr; o zamana kadar bildikleri ve bundan gurur duydukları şeyler şimdi değerden düşmüş, belki de değersiz ve komik oldukları gösterilmiştir; bu tür bir şoka uğrayan kimse hoşnut kalmaz. Ne var ki, öfke anlaşılır bile olsa bilmedikleştirmenin yararları da vardır. Eıı önemlisi, o kişinin hayatını daha bilinçli, daha kavrayışlı ve belki de daha özgür ve denetimli yaşamasının, daha önce düşünülmemiş imkanların önünü açabilir. 
 

...

Hayatı bilinçli bir biçimde yaşamanın gösterilen çabaya değdiğini düşünen herkes için sosyoloji hararetle sıkılan bir yardım eli olacaktır. Sosyoloji sağduyuyla sürekli ve yakın bir diyaloğu korumakla birlikte, onun sınırlılığını aşmayı amaçlar; sağduyunun doğal olarak önünü tıkama eğilimi duyduğu imkanların önünü açmaya çalışır. Ortak sağduyusal bilgimize hitap ederken ve meydan okurken, sosyoloji bizi deneyimlerimizi yeniden değerlendirmeye, muhtemel yorumlarının daha birçoğunu keşfetmeye ve sonuçta şeylerin bugün oldukları gibi ya da bizim olduklarına inandığımız (daha doğrusu hiçbir zaman olmamış olabileceklerini düşünmediğimiz) gibi oldukları konusunda daha eleştirel, daha az uzlaşmacı olmaya sevk edebilir, yüreklendirebilir. Sosyolojik düşünme sanatının sağlayacağı temel hizmetin her birimizi ve hepimizi daha duyarlı kılmak olduğunu söyleyebiliriz; duygularımızı keskinleştirebilir, gözlerimizi daha fazla açabilir, öyle ki şimdiye kadar mevcut ancak görünmez olan insanlık durumlarım keşfedebiliriz. Hayatlarımızın bariz olarak doğal, kaçınılmaz, değiştirilmez ve ebedi özelliklerinin, insan gücünün kullanılmasıyla ortaya çıkmış olduklarım bir kere anladıktan sonra, artık onların kendi eylemimiz de dahil insan eyleminden bağışık olduğunu ve insan eylemine geçit vermediklerini kabul etmemiz zor olacaktır. Sosyolojik düşünmek, denebilir ki, kendi başına bir güç, sabitleme karşıtı bir güçtür. Besbelli sabitlenmiş haliyle o güne kadar baskıcı olan dünyayı yeniden esnekleştirir; hize dünyanın şimdi olduğundan farklı bir dünya olabileceğini gösterir. Sosyolojik düşünme sanatının, senin ve benim, şimdinin alanını, cüretini ve pratikteki etkililiğini artırmaya yatkın olduğu söylenebilir. Bu sanatı öğrenip onda ustalaşan birey kuşkusuz daha az manipüle edilebilir, dışarıdan gelen baskı ve dayatmalar karşısında yıkılmaz hale gelebilir ve muhtemelen direnilmez olduğu iddia edilen güçler tarafından sabitlenmeye karşı direnebilir. 
 

...

 

Sosyolojik düşünmek çevremizdeki insanları, onların hasletlerini ve düşlerini, kaygılarını ve acılarını biraz daha iyi anlamamızı amaçlar. O zaman belki biz onlardaki insan bireyi daha iyi görür ve kendimizin yaptığı ve yapmaktan hoşnut olduğu şeyleri yapma haklarına, yani tercih ettikleri hayat tarzını seçme ve uygulama, kendi hayat projelerini belirleme, kendilerini tanımlama ve hepsinden önemlisi onurlarını kıskançlıkla koruma haklarına daha fazla saygı gösteririz. Bütün bunları yaparken öteki insanların bizimle aynı türden engellerle karşılaştıklarını ve hayal kırıklığının burukluğunu onların da bizim kadar yaşadıklarını fark edebiliriz. Nihayet, sosyolojik düşünme aramızdaki dayanışmayı, karşılıklı anlayış ve saygıya dayanan bir dayanışmayı, acılara birlikte göğüs germe ve acıların neden olduğu kötülüğü ortaklaşa alt etme konusundaki dayanışmayı güçlendirebilir. Eğer bu sonuca ulaşılmışsa, özgürlük davası ortak bir dava katına yükseltilerek güçlendirilmiş olacaktır. Sosyolojik düşünmek ayrıca doğrudan deneyimimizle erişemediğimiz ve hepsi de sağduyusal bilgiye yalnızca basmakalıp şeyler -bizden farklı insanların (uzak insanların ya da hoşlanmadığımız ya da kuşku duyduğumuz için uzak tuttuğumuz insanların) hayatlarını yaşama biçimlerinin tek yanlı, taraflı karikatürleri- olarak giren başka hayat tarzlarını anlamamıza da yardımcı olabilir. Bizimkinden farklı hayat tarzlarının iç mantığına ve anlamına inen bir kavrayış pekala bizimle ötekiler, "biz" ve "onlar" arasına çekilmiş sınırların sözde aşılmazlığı üzerine yeniden düşünmemize neden olabilir. Her şeyden önce sınırın doğal, kaderimiz olarak önceden çizilmiş niteliğinden kuşku duymamızı sağlayabilir. Bu yeni anlayış belki "öteki" ile iletişimimizi öncekinden daha kolay hale getirecek ve çok büyük bir ihtimalle karşılıklı anlaşmaya yol açacaktır. Bu anlayış korku ve zıtlaşmanın yerine hoşgörüyü koyabilecektir. Yine bu anlayış özgürlüğümüze de katkıda bulunacaktır çünkü benim özgürlüğümün başka herkesin özgürlüğünden daha güçlü olduğunun garantisi yoktur ve bu da o insanların yönelimlerini benimkinden farklı bir hayat yaşamakta kullanmayı tercih etmiş olabilecekleri anlamına gelir. Seçme özgürlüğümüz ancak bu koşullarda hayata geçirilebilir. 
 

Tam da sözü edilen nedenlerden dolayı, kolektif özgürlüğün sağlam zeminine oturtarak bireysel özgürlüğün güçlendirilmesi normalde savunucuları tarafından tek sosyal düzen diye sunulan mevcut güç ilişkileri üzerinde yıkıcı bir etkide bulunabilir. İşte bu nedenden dolayı, sosyal düzeni kontrol eden hükümetler ve öteki güç sahipleri (özellikle yurttaşlarının özgürlüğünü sınırlama ve halka "zorunlu", "kaçınılmaz" ya da "akla uygun tek yol" olarak sunulan, boyun eğilmesi gereken kurallara karşı direnişlerini zayıflatma eğilimindeki hükümetler) sık sık sosyolojiyi "politik ihanet"le suçlarlar. Sosyolojinin "bozguncu etkisine" karşı yeni bir kampanyaya tanık olduğunuzda hiç kuşkuya kapılmadan yurttaşların hayatlarının baskıcı düzenlenişine direnme kapasitesine karşı başka bir saldırının tezgahta olduğunu varsayabilirsiniz. Çoğu kez bu kampanyalar, kolektif hakların mevcut özyönetim ve özsavunma biçimlerini, başka bir ifadeyle, bireysel özgürlüğün kolektif dayanaklarını hedef alan sert önlemlere denk düşer. Sosyolojinin, güçsüzün gücü olduğu söylenir. Ne var ki bu her zaman doğru değildir. Sosyolojik anlayışı benimsemiş bir kişinin, hayatın "acı gerçekleri"nin karşısına çıkardığı engelleri kaldırabileceğinin ve aşabileceğinin garantisi yoktur; anlayışın gücü uysal ve teslimiyetçi sağduyu ile ittifak yapmış baskı güçleri ile boy ölçüşemez. Ne var ki bu anlayış yoksa, kişinin hayatını başarıyla yfflılendirme ve ortak hayat koşullarım kolektif biçimde yönetme şansı çok zayıflayacaktır. 
 

Bu kitap tek bir amaçla, senin benim gibi sıradan insanların deneyimlerimize derinlemesine bakmasına yardım etmek ve onlara hayatımızın görünüşte bildik yanlarının nasıl başka bir gözle görülüp başka biçimde yorumlanabileceğini göstermek amacıyla kaleme alınmıştır. Her bölüm günlük hayatımızın, şaşmaz bir biçimde karşımıza çıkan ama derinlemesine düşünmek için zaman ve fırsat bulamadığımız bir özelliği üzerinde duruyor. Her bölüm böyle bir düşünceyi teşvik etmeyi; bilgilerinizi "düzeltmeyi" değil genişletmeyi; bir yanlışın yerine sorgulanamaz bir doğruyu koymayı değil, bugüne kadar tartışmasız kabul edilen inançların eleştirel bir gözle masaya yatırılmasını desteklemeyi; kesinlik iddiasındaki görüşleri çözümleme ve sorgulama yönünde bir alışkanlık yaratmayı amaçlıyor. Bu kitap, demek oluyor ki, kişisel kullanıma yöneliktir; insanlar olarak gündelik hayatlarımızda karşımıza dikilen sorunların anlaşılmasına yardımcı olmayı amaçlıyor. Bu bakımdan elinizdeki kitap sosyoloji hakkındaki başka birçok kitaptan farklıdır; gündelik hayatın mantığı üzerinde çalışan akademik disiplin mantığına göre değil, gündelik hayat mantığına göre düzenlenmiştir. Kendi "hayat biçimlerinde", yani meslekten sosyologların hayatlarında karşılarına çıkan sorunlar olmaları nedeniyle meslekten sosyologları meşgul eden çok az sayıda konuya şöyle bir değindim ya da onları tümüyle dışarıda bıraktım. Öte yandan, genelde sosyolojik aklın ana ekseninin kıyısında yer alan şeylere sıradan insanların hayatındaki önemleri oranında ağırlık verilmiştir. Bu yüzden burada karşınıza akademik kurumlarda uygulandığı ve öğretildiği biçimiyle kapsamlı bir sosyoloji tablosu çıkmayacak. Böyle detaylı bir tablo görmek için okurun başka metinlere ulaşması gerekecektir; buna yönelik olarak kitabın sonunda bazı öneriler yapılmıştır. 
 

...

 

Gündelik deneyimimizi yorumlamayı amaçlayan bir kitap, deneyimin kendisinden daha sistematik olamaz. Bundan dolayı anlatı, doğrusal bir çizgi boyunca gelişmek yerine döngüsel ilerliyor. Bazı konular o an tartışmakta olduğumuz şey ışığında bir kere daha görülmek üzere tekrar ele alınıyorlar. Bütün kavrama çabalan da böyle yürür zaten. Kavrayıştaki her adım bir önceki aşamaya yeniden dönmeyi zorunlu kılar. Tamamen anladığımızı düşündüğümüz şey daha önce dikkatimizden kaçan yeni soru işaretleri demektir. Bu süreç hiçbir zaman sona ermez ama süreç içinde çok şey kazanabiliriz. 

 


Bauman, Zygmunt. Sosyolojik düşünmek. 2015.

 

Sosyolojik Düşünme Biçimi
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri