Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Sembolik Şiddet

Eril tahakküm

Sembolik Şiddet

 

Eril tahakküm, tam anlamıyla hayata geçebilmek için tüm şartları bir arada bulur. Erkeklere evrensel olarak atfedilen üstünlük, üretim ve yeniden üretim faaliyetlerinin nesnelliğiyle doğrulanır ve bu nesnellik de kaynağını, erkeğe en iyi kısmı ayıran toplumsal ve biyolojik üretme ve üremenin cinsel iş bölümünden, ve ayrıca da tüm habitus’ lara içkin şemalardan almaktadır. Benzer koşullarda biçimlendirilen, dolayısıyla da nesnel bir şekilde uyumlu hale getirilen bu şemalar, toplumun tüm üyelerinin algı, düşünce ve eylem matrisleri olarak işlev görür; tarihsel aşkınlıklar, evrensel olarak paylaşıldıklarından dolayı, kendi aşkınlıklarını her bir eyleyiciye dayatırlar. Sonuç olarak, biyolojik üreme ile toplumsal yeniden üretime ilişkin erkek merkezli temsil, bir [toplumsal] sağduyu nesnelliğine yerleşmiş olur; bu sağduyu, pratiklerin anlamına ilişkin pratik ve doksik bir uzlaşmadır. Ve kadınların kendileri de, her türlü gerçeklikte, özellikle de içinde oldukları güç ilişkilerinde, bu güç ilişkilerinin vücut bulmasının ürünü olan ve sembolik düzendeki kurucu karşıtlıklarda ifadesini bulan bu düşünme şemalarını uygulamaya koyarlar. Bunun anlamı da şudur: tanıma edimleri de aslında pratik kabullenme, doksik benimseme edimleridir, yani, o şekilde düşünülmesine yahut dile getirilmesine gerek duyulmayan, bir anlamda kendisinin tabi olduğu sembolik şiddeti “yapan” inançlardır.

Tüm yanlış anlamaların önünü kesebileceğime dair en ufak bir hayale kapılmaksızın, sembolik şiddet kavramına ilişkin sıklıkla yapılan en kaba yanlış yorumlamalara karşı uyarıda bulunmak isterim. Bunlar genellikle “sembolik” sıfatının az ya da çok indirgeyici bir yorumuna dayalı oluyorlar; oysa, artık eskimiş bir makalede kuramsal temellerini atmış olduğum bu sıfatı burada kuvvetli olduğunu düşündüğüm bir manada kullanıyorum. “Sembolik” lafı en yaygın anlamlarıyla algılandığında, sembolik şiddete vurgu yapılarak fiziksel şiddetin rolünün hiçleştirilmeye ve dövülen, tecavüze uğrayan, sömürülen kadınların varlığının unut(tur)ulmaya çalışıldığı, daha kötüsü, erkeklerin bu şiddet suçundan aklanmak istendiği düşünülebiliyor. Çok açık ki amaç kesinlikle bu değil. “Sembolik”, gerçek ve fiili olanın karşıtı olarak anlaşıldığında ise, sembolik şiddetin baştan aşağı “manevi” bir şiddet olduğu ve gerçek birtakım etkilerinin olmadığı zannediliyor. Uzun yıllardır kurmaya çalıştığım sembolik mallar ekonomisi, tam da bunu, ilkel bir maddeciliğe dayanan bu naif ayrımı yıkmayı amaçlar ve tahakküm ilişkilerinin öznel deneyiminin nesnelliğini kuram içerisinde bir yere koyar. Bir başka yanlış anlama burada bulgusal (heurist/c) işlevlerini göstermeye gayret ettiğim etnolojik göndermelere ilişkindir: etnolojinin, bilimsellik yoluyla, “ebedi dişi” (ya da eril) mitini oluşturmak, daha fenası, değişmez ve ölümsüz gibi tasvir etmek yoluyla eril tahakküm yapışım ebedileştirmek için başvurulan bir yöntem olduğundan kuşkulanılıyor. Oysa ki, tahakküm yapılarının tarihsellikten azade olduklarını öne sürmekten çok uzak bir şekilde, bu yapıların, tekil eyleyicilerin (örneğin erkeklerin fiziksel şiddet ve sembolik şiddet yoluyla yaptığı gibi) ve kurumların (aileler, Kilise, Okul, Devlet) katkıda bulunduğu sonu gelmeyen (yani tarihsel) bir yeniden üretim emeğinin ürünü olduğunu kanıtlamaya çalışıyorum. 

Hükmedilenler, tahakküm ilişkilerine hükmedenlerin bakış açısıyla oluşturulmuş kategorilerle bakarlar, bu da bu kategorilerin doğalmış gibi görünmelerine yol açar. Bu onları sistematik bir şekilde kendi kendini değersizleştirmeye, hatta aşağılamaya götürebilir. Daha önce gördüğümüz gibi, Kabil kadınlarının kendi cinsel organlarını kusurlu, çirkin, hatta itici bir şey olarak tasvir edişlerinde çok barizdir bu (yahut modem toplumlarda pek çok kadının vücudunun moda tarafından dayatılan estetik kurallara uymadığını düşünmesinde); genel olarak kadınlar, kadına dair aşağılayıcı imgeye katılırlar.Sembolik şiddet, hükmedilenin hükmedene (dolayısıyla da tahakküme) göstermemezlik edemediği bağlılık aracılığıyla kurulur; yani onu düşünürken ve kendini düşünürken (ya da daha iyisi, onunla olan ilişkisini düşünürken) elindeki tek araçlar onunla ortaklaşa sahip olduğu tanıma araçları olduğunda, (nihayetinde bunlar da tahakküm ilişkisinin cisimleşmiş biçimleri olduklarından dolayı ilişkiyi de doğalmış gibi gösterirler). Başka bir anlatımla, kendini algılamada ve anlamada, ya da hükmedenleri algılamada ve anlamada başvurduğu şemalar da (yüksek-alçak, eril-dişil, beyaz-siyah, vb.) kendi toplumsal varlığının da bir ürünü olduğu (ve böylelikle de doğallaşmış olan) sınıflandırmaların somutlaşmalarının ürünüdür. 

Yumuşak ve çoklukla görünmez olan bu şiddetin hayata geçtiği somut durumlara dair ziyadesiyle muhtelif ve ziyadesiyle manidar sayısız örneği yeterince ustalıkla ifade etmekten acizim (bunu yapabilmek için bir Virginia Woolf gerekirdi); bu nedenle de, miniminnacık etkileşimlerin tasvirine kıyasla daha tartışmasız bir nesnellik ağırlığı koyan gözlemlerle yetineceğim. Örneğin şunu saptıyoruz: Fransız kadınlarının çok büyük çoğunluğu, kendilerinden daha yaşlı, ve bununla tutarlı bir biçimde, kendilerinden daha uzun boylu bir erkekle beraber olmak istediğini ifade ediyor; hatta üçte ikisi daha kısa boylu bir erkek fikrini apaçık bir dille reddediyor. Cinsel “hiyerarşi”nin sıradan göstergelerinin ortadan kalkmasını bu şekilde reddetmenin anlamı nedir? “Görünümlerin tersine çevrimi,” diye yanıdar Michel Bozon, “hükmedenin kadın olduğu düşüncesini uyandırır, bu da (paradoksal bir biçimde) onu toplumsal olarak alçaltır: eksik bir erkekle birlikte kendini de eksilmiş hisseder.” O halde, kadınların hükmedilen konumunun dışsal işaretlerini kabullenmede erkeklere (onlar da kendi paylarına daha genç kadınları tercih eder) uyum gösterdiğini belirtmek yeterli olmayacaktır; toplumsal kimliklerinin bağlı olduğu (ya da olacağı) erkekle kurdukları ilişki hakkındaki temsillerini oluştururken, kadınlar, erkeklerin ve kadınların tamamının o erkek hakkında kaçınılmaz olarak (ve söz konusu grup içinde evrensel olarak paylaşılan algılama ve değerlendirme şemalarını kullanarak) yapageldikleri temsilleri göz önüne alırlar. Bu ortak ilkeler zımni ve tartışılmaz şekilde erkeğin o çift içinde hakim konumda (en azından görünüşte ve dışardan bakıldığında) olmasını gerektirdiği için, kadınlar “onları solladığı” gözle görülür olmasına bağlı olarak saygınlığı net bir biçimde beyan ve ispat edilen bir erkeği sever ve isterler: bunu hem erkek için, erkekte a priori kabullenilen saygınlık için ve kadınlar da evrensel olarak kabullenilmek istedikleri için yaparlar, hem de kendileri, kendi saygınlıkları için. Bu elbette her türlü muhasebenin dışındadır, tartışılamayacak ve akılla izah edilemeyecek bir eğilimin bariz keyfiliği içinde yapılır; ancak arzu edildikleri denli gerçek de olan farklılıkların gözlemlenmesinin gösterdiği gibi, bu eğilim ancak bir üstünlük deneyimi içinde doğabilir ve karşılanabilir (olgunluğun ve güvencenin göstergeleri addedilen yaş ve boy ise sadece bu durumun en kuşku götürmez 
ve en fazla kabul görmüş olan işaretleridir).

Ancak ve ancak yatkınlıklara dayalı bir bakış açısının anlamaya izin vereceği paradoksları sonuna kadar sürdürebilmek için, “geleneksel” modele en fazla boyun eğmiş gözüken (daha büyük bir yaş farkı arzusunu dile getiren) kadınlara daha çok zanaatkar, esnaf, köylü ve işçilerde rastlandığını belirtmek yeterlidir (bunlar, evliliğin halen kadınlar için toplumsal bir mevki edinmede en önemli yol olduğu kategorilerdir); bu tercihlerde dile getirilen itaatkar yatkınlıklar nesnel bir tahakküm yapısına gösterilen uyumun ürünleri oldukları için aydınlanmış bir kişisel çıkar hesabının eşdeğerini üretirmiş gibidir. Tam tersine, onları üreten ve ayakta tutan nesnel bağımlılık azaldıkça bu yatkınlıklar da zayıflama eğilimi gösterir (tabii, ancak işgal edilen konumun yanısıra güzergaha göre de pratiklerin nasıl varyasyonlar gösterdiği incelendiğinde ortaya konabilecek hysteresis etkisiyle beraber). Kadınların iş hayatına girmelerinin boşanmalarında ağırlıklı bir etmen oluşturduğunun tespiti de yatkınlıkların nesnel olasılıklara uydurulması mantığının  aynısıyla açıklanır. Bu da, aşka dair romantik betimlemenin aksine, aşk eğiliminin, akılcı hesapla hiç ilgisi olmayan bir tür akılcılıktan bağımsız olmadığını teyit eder; bir başka deyişle, aşk çoğu zaman biraz da amor fati’dir, yani toplumsal mukadder aşk. 

Tahakkümün bu özgün biçimini anlayabilmek için, (kuvvetler tarafından yapılan) "zor" ile (sebeplere yönelik) "rıza", mekanik baskı ile gönüllü, özgür, düşünülmüş, hatta hesaplanmış itaat arasındaki zorlama seçimi aşmak gerekir. Etnik, cinsel, kültürel veya dilsel, ne tür olursa olsun sembolik tahakkümün etkisi kendini saf bir tanıma bilinci mantığıyla değil, habitus’un kurucuları olan algılama, anlama ve eylem şemaları aracılığıyla gösterir; bunlar, bilincin kararlarının ve istencin denetimlerinin ötesinde, kendisi için dahi bütünüyle karanlıkta kalan bir tanıma ilişkisi yaratır. Böylece, eril tahakküm ile dişil itaatin paradoksal mantığı (ki çelişkiye düşmeksizin bunu kendiliğinden ve cebren diye tanımlamak mümkündür), toplumsal düzenin kadınlar (ve erkekler) üzerinde uyguladığı uzun ömürlü etkileri (yani kendini dayatan düzene kendiliğinden uyarlanan yatkınlıkları) dikkate almaksızın anlayabilmek mümkün değildir. 
Sembolik güç doğrudan bedenler üzerinde ve herhangi bir fiziksel kuvvet olmadan uygulanan neredeyse büyülü bir güç biçimidir; fakat bu büyü yalnızca bedenin derinliklerine su pınarları gibi gömülü bulunan yatkınlıklardan kaynağını alarak işleyebilir. Sembolik gücün, yatkınlıkların pınar gibi fışkırmasına yol açacak, çok az enerji gerektiren bir tetikleme gibi iş görmesi, uzun bir beyne ve bedene nakşetme faaliyetinin daha önceden kadınlar ve erkekler üzerinde yapılmış olması ve onların da buna tabi olmasından ileri gelir. Başka bir ifadeyle, oluşma koşullarını ve ekonomik karşılığını ("ekonomik" teriminin geniş bir tanımıyla), bedenlerdeki bu uzun ömürlü dönüşümü harekete geçirmek ve tetikleyip uyandırdığı kalıcı yatkınlıkları üretebilmek için ihtiyaç duyduğu muazzam ön çalışmada bulur. Bu dönüştürücü eylem, görünmez ve sinsi bir yolla, sembolik olarak yapılandırılmış fiziksel dünyaya farkına bile varmaksızın aşina olunması ve tahakküm yapılarıyla bezeli etkileşimlerle erken ve uzun süreli bir deneyim suretiyle gerçekleştiği için çok daha kuvvetlidir. 
Hükmedenlerle hükmedilenler arasındaki büyülü sınırın tanınma ve kabullenilmesine yönelik pratik edimler, sembolik gücün büyüsü tarafından tetiklenir; hükmedilenler de, dayatılan sınırlamaları zımnen kabullenmek suretiyle kendilerine uygulanan tahakküme çoğu zaman bilmeden, kimi zaman da istemeden katkıda bulunurlar. Bu pratik edimler çoğu zaman bedensel duygular (utanç, aşağılanma, çekingenlik, kaygı, suçluluk) veya tutku ya da hassasiyetler (aşk, hayranlık, saygı) biçimini alır. Bu duygular gözle görünecek şekilde kendilerini ele verdiklerinde (kızarma, kekeleme, eli ayağına dolaşma, aciz bir öfke veya hiddetten köpürme) daha büyük bir acı yaşatırlar: kişinin kendi kendine ve savunma güdüsüyle çırpınan bedenine rağmen, hakim yargıya boyun eğmenin sayısız şekli vardır; bazen bir içsel çatışma ve benlikte bir yarılmaya rağmen, bilincin ve istencin buyruklarından kurtulan bedenin toplumsal yapılara içkin sansürlerle kurduğu hain işbirliğini deneyimlemenin sayısız şekli olduğu gibi. 

Tahakküm nedeni (cinsiyet, etnisite, kültür veya dil) ne olursa olsun, ne hükmedilen habitus’un tutkuları, ne bedene işlenmiş toplumsal ilişki ne de bedensel hukuk haline getirilmiş toplumsal hukuk, özgürleştirici bir bilinçle girişilen basit bir istemli çabayla askıya alınabilecek cinstedir. Sembolik şiddeti etkili kılan tesir ve koşulların yatkınlıklar biçiminde bedenlerin en derinine kalıcı bir şekilde kazınmış olması, bunun salt bilinç ya da istem silahlarıyla alt edilebileceği hayaline kapılmaya iter. Bunu özellikle akrabalık ilişkisinde ve bu model üzerinde inşa edilmiş her türlü ilişkide görmek mümkündür. Bunlarda, toplumsallaşmış bedenin kalıcı eğilimleri, duygular (evlat sevgisi, kardeş sevgisi vb.) veya yükümlülüklerin mantığıyla dışa vurulup yaşanır ve saygı ya da duygusal fedakarlık deneyiminde birbirine karıştırılırlar; ayrıca bunları üreten toplumsal koşullar ortadan kalksa bile uzun süre varlıklarını sürdürebilirler. Böylece görüyoruz ki, dışsal zorlamalar sona erse ve biçimsel özgürlükler -seçme hakkı, eğitim hakkı, siyasi olanlar dahil her türlü mesleği icra hakkı- elde edilse bile, kendi kendini dışlama ve (olumlu olduğu kadar olumsuz da “hareket edebilen”) “görev edinme”, apaçık dışlamanın önüne geçer: kamusal mekanların kadınlara men edilmesi Kabillilerde olduğu gibi net bir şekilde uygulandığında, kadınların ayrı kamusal mekanlara itilmesi ve eril mekanlara (örneğin bir toplanma yerinin kenarına) yaklaşmanın dahi kadınlar için korkunç bir işkence haline gelmesi sonucunu doğurur. Ancak bu yasak neredeyse aynı derece etkili olan başka yollarla da pekala sağlanabilir: toplumsal olarak dayatılmış agorafobi, tabuların en görünür olanları kaldırılsa dahi uzun zaman boyunca varlığını sürdürebilir ve kadınları kendi kendilerini agora’ dan dışlamaya sevk eder. 

Tahakkümün kalıcı biçimde bedenlere kazıdığı izleri ve bu izler aracılığıyla nasıl etkiler yarattığını anımsamak, kadınlara kendileri üzerindeki tahakkümde bir sorumluluk payı biçen şu bilhassa sinsi tahakküm şekline dayanak sunmak anlamına gelmez. Bu önermede ima edilen şudur: kadınlar -pek çok insanın kimi zaman yaptığı gibi- itaat pratiklerini benimsemeyi seçerler (“kadınlar birbirlerinin en büyük düşmanıdır”), hatta kendileri üzerindeki tahakkümden hoşlanırlar, onlara uygulanan muamelelerden “zevk alırlar”, ve bunlar neredeyse onların yaradılışında var olan bir tür mazoşizmden kaynaklanır. Şurası bilinmelidir ki, “kurbanı suçlamak” için yararlanılan “itaatkar” yatkınlıklar nesnel yapıların ürünüdür ve bu yapılar etkili olmalarını tetikledikleri ve üretimine katkıda bulundukları yatkınlıklara borçludur. Sembolik güç, ona maruz kalanların katkısı olmaksızın hayata geçirilemez ve onların bu güce maruz kalmalarının sebebi de onu bu şekilde inşa etmiş olmalarıdır. Ancak, bu ifadede takılıp kalmamak için (idealist yapısalcılık, etnometodoloji veya diğerleri gibi), harekete geçip dünyanın ve onun güçlerinin inşa edilmesine ilişkin edimlerini düzenleyen bilişsel yapıların toplumsal olarak nasıl yapılandığını anlamak gerekir. Aynı zamanda da, “izole” bir öznenin bilinçli, hür ve düşünüp taşınılmış bir entelektüel edimi olmanın çok uzağında yer alan bu pratik insanın kendisinin de bir gücün etkisi olduğunu anlamak gerekir; bu güç, algı ve yatkınlık (hayran olmaya, saygı duymaya, sevmeye vb.) şemaları biçiminde hükmedilenlerin bedenlerine kalıcı olarak nakşedilmiştir ve bunlar onu gücün bazı sembolik göstergelerine karşı hassas kılarlar. 
Silah yahut para gibi gücün en çıplak haline dayanıyormuş gibi gözüktüğü zaman bile tahakkümün kabul edilmesinin her zaman bir tanıma edimi gerektirdiği doğrudur, ancak bu, onu bilincin diliyle tanımlamakta haklı olduğumuz anlamına gelmez (bu entelektüalist ve skolastik bir “sapma”dan kaynaklanır, örneğin Marx’ta -veya bilhassa, Lukacs sonrasında “yanlış bilinç”ten bahsedenlerde olduğu gibi), kadınların özgürleşmesinde “bilinçlenme” nin otomatik bir etkisi olduğunu düşündürür ve pratiklere yönelik yatkınlık kuramından yoksun olduğu için, toplumsal yapıların bedenlere kazınmasından ileri gelen görünmezlik ve hareketsizliği gözardı eder. 

Jeanne Favret-Saada, “ikna ve baştan çıkarma” yoluyla elde edilen “rıza” kavramının eksikliğini gayet güzel ortaya koysa da, zorlama ile rıza ikileminden (“hür kabul” ve “aşikar onay” şeklindeki) tam anlamıyla kurtulmayı başaramaz; zira o da, tıpkı yabancılaşmaya dair kelime dağarcığını ödünç aldığı Marx gibi, bir “bilinç” felsefesi içinde kapalı kalır (“mazlum kadının hükmedilen, parçalanmış, çelişkili bilinci” nden veya “kadınların bilincinin erkeklerin fiziksel, hukuksal ve zihinsel güçlerince istila edilmesi”nden bahseder) ve eril düzenin bedenler üzerindeki kalıcı etkilerini dikkate almadığından dolayı, sembolik şiddetin özgün etkisini oluşturan büyülü itaati de gerektiği gibi anlayamaz. Biraz kaygısızca orda burda kullanıp durduğumuz “imgelem” dili, “bilinç” dilinden de daha uygunsuz kaçar, çünkü hakim bakış açısı esasının basit bir zihinsel temsil, bir hayal (“kafadaki düşünceler”), yahut bir ideoloji değil, şeylerin ve bedenlerin içine kalıcı olarak kazınmış yapılar sistemi olduğunu unutturmaya meyleder. “Hükmedilen bilince dair” başlıklı metniyle Nicole-Claude Mathieu, “zalimin tüm sorumluluğunu sıfırlayan” ve “bir kez daha tüm suçu mazlumun üstüne yıkan” rıza kavramının eleştirisinde en ileriye giden yazardır; ancak, “bilinç” dilinden vazgeçemediği için, tahakkümün mazluma dayatmakta olduğu düşünce ve eylem imkanlarının sınırlarına ve “bilinçlerinin, erkeklerin her zaman ve her yerde mevcut olan gücü tarafından istila edilişine” dair analizini götürebileceği en uç noktaya götürmez. 

Bu eleştirel ayrımlar asla temelsiz değildir: feminist hareketin çağrısını yaptığı sembolik devrimin bilinç ve istekler arasındaki basit bir değişime indirgenemeyeceğini gösterirler. Sembolik şiddetin kaynağında, aydınlatmanın kafi geleceği şaşkın bilinçler değil, kendilerinin de ürünü oldukları tahakküm yapılarıyla uyumlu yatkınlıklar yattığı için, sembolik tahakkümün kurbanlarının mütehakkimlerle olan işbirliği ilişkisinde bir kopuş, ancak hükmedilenlerin hem hükmedenler hem de kendileri hakkında hükmedenlerin bakış açısını benimsemelerine yol açan yatkınlıkları üreten toplumsal koşullarda köklü bir dönüşüm gerçekleştiğinde ortaya çıkabilir. Sembolik şiddetin, bilinç ve istek düzleminin aşağısında bir tanıma ve tanımama pratiği aracılığıyla uygulamaya geçebilir; tüm görünümler, buyruklar, imalar, cazibeler, tehditler, sitemler, düzenler ve düzen çağrıları da taşıdıkları “hipnotik güçleri” bu pratikten devşirirler. Ancak ve ancak yatkınlıkların işbirliğiyle işlevini yerine getirebilen bir tahakküm ilişkisi, kendi sürekliliği veya dönüşümü için, bu yatkınlıkların da birer ürünü olduğu yapıların sürekliliği veya dönüşümüne derinden bağımlıdır (özellikle de temel yasası kadınların aşağıdan yukarıya doğru dolaşımdaki nesneler gibi muamele görmesi olan sembolik mallar piyasasının yapısında bu böyledir). 

 

 

Bourdieu, Pierre. "Eril tahakküm." Bediz Yılmaz (Çev.). Ankara: Bağlam (2014).

Sembolik Şiddet
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri