Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Rollo May

Günümüz İnsanının Yalnızlığı ve Endişesi

Rollo May Kimdir?


ABD'nin Ohio eyaletinde dünyaya gelen Rollo May 1930'da Oberlin Koleji'nden mezun oldu. Bir süre Yunanistan'da öğretmenlik yaptıktan sonra yükseköğrenimi için tekrar ABD'ye döndü ve 1938'de Union Theological Seminary'de teoloji bölümünü bitirdi. White Institute'da psikanaliz üzerine çalıştıktan sonra Columbia Üniversitesi'ne girdi ve 1949'da burada psikoloji doktorasını tamamladı. 1958'de Ernest Angel ve Henri Ellenberger ile birlikte varoluşçu psikolojiyi ABD'de tanıtan Existence (Varoluş) adlı kitabın editörlüğünü yaptı.

Başlıca eserleri: Psychology and the Human Dilemma (Psikoloji ve İnsanın İkilemi, 1967), Love and Will (Aşk ve İrade, 1969), The Discovery of Being: Writings in Existential Psychology (Varlığın Keşfi: Varoluşçu Psikoloji Yazıları, 1983)


Günümüz İnsanının Yalnızlığı ve Endişesi 

 

Günümüzde insanların belli başlı ruhsal sorunları nelerdir? Savaş tehlikesi, ekonomik belirsizlik gibi insanları huzursuzluğa iten dış nedenleri incelediğimizde derinlerde hangi sürtüşmeleri buluyoruz? Geçmişte olduğu gibi içinde bulunduğumuz çağda da bireyler duydukları sıkıntıları mutsuzluk hissi, meslekleri ve evlilikleri hakkında karar verememe, hayatlarına hükmetmiş bir umutsuzluk ve anlamsızlık vb. şeklinde tanımlıyorlar. Ama tüm bu belirtilere yol açan nedir? 
Yirminci yüzyılın başlarında bu belirtilerin ortak nedeni olarak Sigmund Freud'un son derece detaylı bir şekilde değindiği konu gösteriliyordu. Freud'a göre birey, hayatın içgüdüsel ve cinsel yanlarını kabullenmekte çok zorlanıyor ve bunun sonucu olarak da cinsel dürtüler ve toplumsal tabular arasında kendi içinde bitmeyen bir çatışma yaşıyordu. Daha sonra 1920'lerde Otto Rank, bireyin psikolojik problemlerinin nedeninin aşağılık, yetersizlik ve suçluluk duyguları olduğunu ileri sürdü. 1930'larda ise ruhsal sorunların odak noktası tekrar başka bir noktaya kaydı: Karen Horney'in dikkatleri çektiği ortak payda, bireyler ve gruplar arasındaki 'kim kimden daha üstün' düşüncesinden doğan rekabete dayalı düşmanlıktı. Peki yirminci yüzyılın ortalarında sorunlarımızın kaynağı ne? 

 

Boşluktaki İnsanlar

 

Kendi klinik deneyimlerime ve meslektaşlarımın gözlemlerine dayanarak yirminci yüzyılın ortasında bireyin esas probleminin 'boşluk' olduğunu söylemem size şaşırtıcı gelebilir. Bununla sadece insanların ne istediklerini bilmediklerini söylemeye çalışmıyorum; insanlar aynı zamanda ne hissettiklerini de pek anlayamıyorlar. Kendi kendilerini yönetememekten veya kararsızlıktan yakınmaya başladıkları zaman, bireylerin temel probleminin arzuları ve istekleri hakkında kesin bir deneyimlerinin bulunmayışı olduğu iyice belirginleşiyor. Acı veren bir güçsüzlük duygusuyla karışık oradan oraya atılmışlık fikrine esir düşüyorlar. Çünkü kendilerini anlamsız bir boşlukta hissediyorlar. Aşk ilişkileri hep hüsranla sonuçlanıyor, evlilik planları hep bozuluyor ya da eşlerinde aradıklarını bulamıyorlar. Bu şikayetler onları yardım aramaya itiyor ama çok geçmeden anlaşılıyor ki bu insanlar eşlerinin kendilerindeki eksiklikleri, boşlukları doldurmasını bekliyorlar ve bu gerçekleşmediğinde de ya sinirleniyorlar ya da sürekli kaygılı biri olup çıkıyorlar. Bu bireylerin amaçları hakkında rahatlıkla konuştuğunu görebiliriz. Amaçları herkes gibi üniversiteden başarıyla mezun olmak, bir işe girmek, aşık olup evlenmek ve bir aile kurmaktır fakat kısa sürede kendileri bile bu isteklerin kendi, arzuları değil, başkalarının -öğretmenlerin, anne-babaların, işverenlerin- beklentileri olduğunu fark ederler. Bundan yirmi yıl önce bu tür dışsal hedefler belki oldukça ciddiye alınacak konulardı ancak birey şimdi konuşurken bile ailesinin ve toplumun aslında ondan böyle bir şey talep etmediğini anlamaya başlamıştır. En azından teoride, ailesi ona daima kendi kararını özgürce verme hakkına sahip olduğunu defalarca söylemiştir. Daha da öte, birey toplumun belirlediği bu dışsal hedeflerin kendisine hiçbir yarar sağlamayacağının da bilincindedir artık. Yine de sorunu çözülmemiş, tersine daha da çetrefilli bir hal almıştır; hedefleri konusunda hiçbir inancı veya gerçekçi bir yaklaşımı yoktur. O, "başka insanların beklentilerini yansıtan bir aynalar topluluğu" dur sadece. Önceki yıllarda, psikolojik yardım görmeye gelen birey ne istediğini ya da aradığını bilmediğini söylediğinde, aslında onun aradığının cinsel arzularının tatmini gibi son derece belirli ama kendine itiraf edemediği bir şey olduğunu düşünmek mümkündü. Freud her şeyi açıklıyordu; cinsel arzu oradaydı ve tek yapılması gereken beyni tüm baskılardan arındırarak bu arzunun bilinç üstüne taşınmasını sağlamaktı. Böylece zamanla hasta, gerçek hayatıyla uyumlu olarak arzularını tatmin edebilecekti. Ne var ki, Kinsey Raporu' nun da ortaya koyduğu gibi, günümüzde cinsel tabular eski katılıklarını kaybetmiş durumdalar. Diğer sorunlarını dile getirmeyen birçok insan cinsel arzularının tatmini için türlü yollar bulmakta zorlanmıyor. Şimdilerde insanların terapide dile getirdikleri sorunlar cinsellikteki kısıtlanmalardan çok kendilerinde hissettikleri yetersizliklerden kaynaklanıyor. Bazen iktidarsızlıktan, bazen ise partnerlerinin isteklerine cevap verecek kadar arzulu olmadıklarından yakınıyorlar. Başka bir deyişle, sorun artık toplumsal tabular veya seks hakkında suçluluk duyuyor olmaktan çıkıp, cinsel ilişkinin anlamsız, mekanik bir deneyim haline gelmesine doğru gidiyor. 

Genç bir kadının gördüğü bir rüya, hep bahsettiğimiz "ayna" insanın ikilemlerini gözler önüne seriyor. Bu genç kadın cinselliğini son derece özgürce yaşayan biri. Sonunda evlenmeye karar veriyor ama hayatındaki iki adam arasında bir türlü seçim yapamıyor. Adamlardan biri kadının ailesinin de seve seve onaylayacağı türden orta sınıftan bir birey, diğeri ise kadının bohem ve sanatsal deneyimlerini paylaştığı bir entelektüel. Kadın, kararsızlık içinde bocaladığı ve ne tür bir hayat hayal ettiği veya nasıl bir insan olduğuna kesin bir yanıt bulamadığı günlerde 'hep aynı rüyayı görüyor: Büyük bir topluluk kadının hangi adamı seçmesi gerektiği konusunda oylama yapıyorlar. Kadın rüya boyunca bunun çok iyi bir çözüm olduğunu düşünerek kendini gayet rahatlamış hissediyor ama sorunu uyandığında ortaya çıkıyor. Çünkü kadın oyların kimin lehine çıktığını hatırlayamıyor. 

İçinde yaşadığımız dönem bir savaş, askeri kriz, ekonomik değişim dönemi ve nereden bakarsak bakalım güvensizlik dolu bir gelecek her yanımızı çeviriyor. O yüzden bireyin kendini işe yaramaz bulmasını ve ne planlayacağını"kestirememesini yadırgamamak gerekiyor. Ama tüm olayı böyle bir sonuca bağlamak son derece yüzeysel bir yaklaşım olur. İleride de göreceğimiz gibi, sorunlar çoğu zaman onlara neden olan olayların çok daha ötesine gidiyor. 

Savaş, ekonomik dalgalanmalar, sosyal değişimler de yukarıda saydığımız psikolojik sorunlar da, aynı toplumsal durumu işaretliyorlar. Diğer bir okuyucu kitlesi başka bir soruya değinebilir: "Bazı insanlar kendilerini anlamsız bir boşlukta ve işe yaramaz hissedebilirler ama bu insanların çoğunluğu için geçerli olmayan nörotik bir sorun değil midir?" Bu soruya şöyle bir cevap verebiliriz: Şundan emin olabilirsiniz ki, psikiyatrların ve psikoterapistlerin muayenehanelerini sık sık ziyaret edenler nüfusun profilini teşkil etmez. Çoğunlukla onların durumunda, toplumun alışılagelmiş kuralları işlemez. Bu şahıslar sıklıkla toplumun daha duyarlı ve daha yetenekli üyeleridirler. Yardıma muhtaçtırlar. Çünkü olayları rasyonel olarak değerlendirmek söz konusu olunca, tüm iç çatışmalarım her şeye adapte olarak yenmiş olan sıradan vatandaşa oranla pek başarılı olamamışlardır. 1890'larda Freund'un kapısını çalan insanlar tabii ki tipik Victoria dönemi insanını temsil etmiyorlardı. Etraflarındaki çoğunluk, geleneksel tabuların gölgesinde, cinselliğin iğrenç bir şey olduğuna ve mümkün olduğu kadar gizli kalması ilkesine inanarak hayatlarını sürdürmekteydi. Fakat Birinci Dünya Savaşı'nın sonunda, 1920'lerde, cinsel sorunlar aleni bir salgın haline geldi. Avrupa ve Amerika'daki hemen herkes şu veya bu şekilde cinsel arzuları ve toplumsal tabular arasında savaşmak zorunda kaldığı bir deneyim yaşadı. Freud'u ne kadar takdir edersek edelim, tüm bu gelişmelere onun araştırmalarının neden olduğunu düşünecek kadar saf ve yüzeysel düşünmememiz gerekir. Freud sadece bu gelişmeleri önceden tahmin etmiştir. Dolayısıyla toplumun psikolojik durumunu gösteren gerginlikler ve çatışmalar konusunda bize güvenilir kaynak sağlayabilecek kitle oldukça az insandan oluşmaktadır. Ciddiye alınması gereken bu kitledir; toplumda yakın gelecekte meydana gelebilecek her türlü karışıklık ve patlamanın habercisi de bu kitle olacaktır. 
Sosyal insanın içinde bulunduğu boşluğu teşhis ettiğimiz yer şüphesiz sadece psikoterapistlerin konsültasyon odaları değildir. İnsanların içinde yaşadığı boşluğun toplumu birçok değişik açıdan etkilediğini gösteren sosyolojik veriler hayli fazladır. David Riesman aynı boşluk hissini mükemmel bir analizin sonunda günümüz Amerikan vatandaşında yakalamıştır. Riesman, Birinci Dünya Savaşı öncesinde tipik Amerikalının 'iç dünyasıyla yönlenmiş' bir birey olduğunu savunur. Savaş öncesi yıllarının Amerikan toplumunda birey, kendisine öğretilen tüm standartları benimsemiş, Victoria dönemini yansıtan bir ahlak anlayışıyla bezenmiştir. Bu bireyin kaynağını dış dünyadan alan güçlü emelleri ve hayalleri vardır ve adeta iç dünyasına yerleştirilmiş bir çark sayesinde ruhsal dengesini koruyabilmektedir. Psikanalitik anlamda 'baskı altında ve güçlü bir süper ego tarafından yönetiliyor şeklinde tanımladığımız insan tipi budur. Fakat günümüz Amerikalısı, Riesman'a göre, 'dış dünyayla yönlenmiş' bir birey olmuştur artık. Dikkat çekecek kadar farklı olmayı değil, toplumun içinde kaybolacak kadar uyumlu biri olmayı tercih etmektedir. Davranışları, sürekli başkalarının beklenti ve isteklerini sayıklayan, kafasına bağlanmış bir radarla yönetiliyor gibidir. Bu tip insan, tıpkı 'ayna' insanı örneğinde olduğu gibi, tüm hedef ve talimatları başkalarından alır. Bu talimatlara uyabilir ancak talimatlar arasından hangisine uymak istediğinin seçimini yapamaz. Kendine ait hiçbir motivasyon gücü kalmamıştır. Burada ne bizler ne de Riesman, Victoria döneminin sonlarında yaşamış, 'iç dünyalarının yönlendirdiği' insanlara karşı derin bir hayranlık beslemekteyiz. O insanlar güçlerini dışsal nedenleri kendi iç dünyalarında eriterek, mantıklarını iradelerinden ayırarak ve de duygularını baskı altında tutarak kazanmışlardı. Onlar iş dünyası için biçilmiş kaftandılar; tıpkı yirminci yüzyılın demiryolu imparatorları ve endüstri devlerinin yaptığı gibi bu tipler de, borsayı ya da kömür madenlerini idare edercesine insanları idare etmeyi de o kadar iyi başarıyorlardı. Makine çarkı benzetmesi onların denge mekanizmasını doğrudan tarif etmesi açısından oldukça iyi bir semboldür. William Randolph Hearst buna iyi bir örnektir : Hearst muhteşem bir servete ve toplumda olağanüstü bir güce sahipti ama bu çelik görüntüsünün altında özellikle ölüm konusunda o denli büyük kaygıları vardı ki, bulunduğu ortamda "ölüm" lafının geçmesine asla izin vermezdi.  ( Çarkların ayakta tuttuğu bu adamlar çocukları üzerinde korkunç bir otorite sahibiydiler. Katıydılar, doğmalardan kopamıyorlardı ve daha da önemlisi öğrenmeye ve gelişime kapalıydılar. Benim düşünceme göre, bu idamlar, toplumdaki bazı davranış biçimlerinin çökmeden önce nasıl kristalleşecek kadar katılaştığını gözler önüne sermektedir. "Çelik Adam" ların devamında nasıl bir "boşluk" döneminin hüküm süreceğini kestirmek şimdi fazla zor olmasa gerek; söküp atın onların çarklarını ve geriye kalan "boş" adamı görün.)  "Çelik Adam” ların ölümünün ardından gözyaşı dökmek çok zor. İnsanın içinden onların mezar taşma şunları yazmak geliyor: 


" Dinozor gibiydi; değişim yeteneğinden yoksun bir gücü, öğrenme yeteneğinden mahrum bir iradesi vardı." On dokuzuncu yüzyılın bu son temsilcilerini anlamaya çalışırken temel aldığımız değer yargısı, onların sahte iç dengelerine ve tutarlılıklarına kanmamamız gerektiğidir. Eğer onların ruhsal güç kazanma metodunun ne kadar etkisiz ve bütünselliğe ulaşmaktan ne kadar uzak olduğunu net bir şekilde görebilirsek, kendi içimizde yeni bir dayanak arayışımız da o kadar hızlanacaktır. Aslına bakacak olursak, toplumumuz "Çelik Adam"ların katı kurallarının yerine koyacak yeni bir şeyler bulabilmiş değildir. Riesman, 'dış dünyayla yönlenmiş' diye adlandırdığımız bireylerin günümüzde pasif ve duygusuz davranış biçimleri sergilemek suretiyle kimliklerini açığa vurduklarına değinmektedir. Gerçekten de bugünün genç insanları en mükemmele ulaşmak, herkesten üstün olmak türünden hırsları bir kenara itmiş gözükmektedirler. Böyle fikirleri olanlar bile bunu bir suç gibi algılamaktadırlar ve atalarından miras kaldığına inandıkları bu "kötü" ülkülerden duydukları utancı her an dile getirmeye hazırdırlar. Tek istedikleri arkadaş gruplan içinde, hiç fark edilmemek pahasına da olsa, kabul görmek ve grubun bir parçası olmaktır. Genel hatlarla inceleyecek olursak bu sosyolojik tablo, bireyleri araştırırken karşımıza çıkan psikolojik tabloya şaşılacak derecede benzerlik göstermektedir. 

Orta sınıfın büyük bir çoğunluğunun yaşamaya başladığı boşluk hissi, bundan on-yirmi yıl önce bir şehir dışı psikozu olarak algılanan ve üzerinde fazla durulmayan bir konuydu. Ne de olsa klasik anlamda "boş" bir hayatın en iyi özetini bize şehir dışında yaşayan insan verebilir. Bu insancık, her sabah aynı saatte kalkar; aynı trene biner; ofiste aynı işi yapar; aynı yerde öğle yemeği yer; hep aynı garsona bahşiş bırakır; aynı trenle geri döner; genelde iki ya da üç çocuk sahibidir; biraz bahçe işleriyle uğraşır; tatil olarak yılda iki haftasını hiç hoşlanmadığı yerlerde geçirir; Noel'de ve Paskalya'da kiliseye gider ve altmış beş yaşında muhtemelen bastırılmış nefret duygularının neden olduğu bir kalp krizinden ölene dek aynı monoton ve mekanik hayatı sürdürür. Ben yine de içten içe, bu insanın can sıkıntısından öldüğünden şüpheleniyorum. Ne var ki içinde bulunduğumuz dönemde bu boşluk hissinin ve önlenemez can sıkıntısının pek çok insan için çok ciddi boyutlara ulaştığını görüyoruz. Kısa süre önce New York gazetelerinde oldukça merak uyandırıcı bir haber yayınlandı: Bronx'ta bir otobüs şoförü hiçbir sebep olmaksızın boş otobüsüyle gezerken birkaç gün sonra Florida'da polis tarafından durdurulmuştu. Şoför, her gün aynı yolu gidip gelmekten bıktığını bu yüzden kısa bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğini söylüyordu. Şoför Bronx'a getirilirken gazetenin haberinden anlaşıldığı kadarıyla otobüs şirketi şoförü cezalandırıp cezalandırmamak konusunda kararsız kalmıştı. Şoför geri döndüğünde bir halk kahramanı gibi karşılanmıştı; büyük bir kalabalık "Hoş geldiniz" demek için onu bekliyordu. Hatta şirketin adama herhangi bir ceza verilmeyeceğini ve böyle bir olayın tekrarlanmaması koşuluyla da işine devam edebileceğini açıklamasıyla Bronx'ta pek çok kutlama düzenlenmişti. Bronx'un gayet metropoliten bir kesiminde yaşayan aynı zamanda da tipik orta sınıf değer yargılarını temsil eden insanların gözünde basit bir otobüs hırsızı gibi gözüken bu şoförü kahraman yapan neydi? Üstelik bu şoför yerine getirmesi gereken hizmeti de aksatmıştı. Ama bu şoförün işi her gün aynı blokları dolaşıp her gün aynı duraklarda durmaktı ve yaptığı iş tipik orta sınıf insanının rutin iş hayatını çok andırıyordu. O halde şoförün bu alışılmadık davranışı da hayatlarının tekdüzeliğinden bunalmış Bronx' lu insanların en büyük ihtiyacını simgelemiyor muydu? Bu olay bize Paul Tillich'in yaklaşık yarım asır önce Fransız burjuvazisiyle ilgili açıklamalarını hatırlatıyor. Fransız burjuvazisinin içinde hapsolduğu mekanikleşmiş ticari ve endüstriyel döngünün de tek kaçamağı burunlarının dibinde onları bekleyen bohem hayat tarzının sunduklarıydı. Boşlukta yaşayan bireyler hayatın monotonluğuna ancak nadiren yapabildikleri çılgınlıklarla katlanabilirler ya da en azından başkalarının çılgınlıklarında kendilerini bulurlar. 

Toplumsal grupların bazıları "boşluk" hissini "uyumluluk" kılığına sokarak aranılan bir özellik olarak göstermek çabasındadırlar. Böylesine bir çabaya en net haliyle Life Dergisi'nde "Eş Sorunu" başlığıyla yayınlanan makalede tanık oluyoruz. Fortune Dergisi'nin büyük şirket yöneticilerinin eşlerinin sosyal rolleriyle ilgili yaptığı bir dizi araştırmanın sonuçlarını özetleyen makalede, yöneticilerin terfi olanaklarının, haramlarının belirlenmiş bir 'yönetici eşi' modeline uyup uymamasıyla belirlendiği vurgulanıyor. Bakanların veya dini liderlerin eşlerinin kilise komisyonlarınca soruşturulduğu günler geride kaldı artık. Şimdilerde holding müdürlerinin eşleri bazen gizlice bazen ise açık açık tepeden tırnağa inceleniyorlar, hatta belki de şirketin satın aldığı hammaddenin tabi tutulduğu kalite kontrol testlerinin daha detaylısı bu eşler üzerinde uygulanıyor. Sosyalliğin doruğunda, fazla entellektüel ya da göze batacak bir yanı bulunmayan, hassas antenleri (işte bakın yine radar olayına döndük!) sayesinde olabildiğince farklı durumlara adapte olmaya hazır bayanlar aranıyor her yerde.İlginç olan, eşin iyilik veya uygunluk düzeyinin yaptığı değil de yapmadığı şeylerle ölçülüyor olmasıdır. Kocası eve işten geç geldiğinde hiç yakınmaması, kocasının bir iş transferi söz konusu olduğunda dırdır etmeyi aklından bile geçirmemesi, tepki çekebilecek herhangi bir faaliyete katılmaması bir eşe daima olumlu puan kazandıracaktır. Dolayısıyla eşin başarısı, kendi yeteneklerini etkin olarak kullanmasında değil, ne zaman ve nasıl pasif olunacağını biliyor olmasında yatıyor duruma gelmiştir. Her şey bir yana, Life’ın diğer tüm kurallardan daha gerekli gördüğü temel prensip, 'Gereğinden fazla mükemmel olmayın.' ilkesidir. Komşulardan hiçbir şekilde aşağı kalmamak hala çok önemlidir. Geçmişte, aslında komşunuzdan hatırı sayılır derecede daha ileride olun anlamı veren bu olgu, şimdi ise sadece ve sadece komşunuzdan aşağı kalmayın mesajını öğütlemektedir. Komşunuzu ne olursa olsun geçmek mi istiyorsunuz? O halde lütfen zamanlamanızın eşsiz olmasına ayrı bir özen gösterin. Ne de olsa eninde sonunda eşin kimlerle görüşeceğinden nasıl bir araba kullanacağına, ne okuyacağından ne yiyip içeceğine kadar her şeyi şirket belirlemektedir. Bütün bu kısıtlamaların karşılığında ise holding çalışanlarını tatile yollayarak, onlara ek sosyal güvenlik ve sigorta vererek bir anlamda elemanlarının bakımı üstlenmiştir. Life Dergisi, "Şirket" kavramının George Orwell'in "1984" adlı romanındaki diktatörlüğü simgeleyen "Büyük Ağabey"e benzemeye başladığını da ayrıca belirtmektedir. Fortune Dergisi editörleri buldukları sonuçları 'biraz ürkütücü' olarak nitelendiriyorlar. "Gördüğümüz kadarıyla kayıtsız şartsız kalıplara uyma ilkesi zihinlerde din kavramına yakın bir yerlere getirilmeye çalışılıyor... Belki de Amerikan toplumu dizgin tanımayan birbiriyle geçinme dürtüsüyle bir diktatörün tebaası olmasa da yavaş yavaş bir karınca klanı olmaya doğru gidiyor…”
 
Anlamamız gereken, geçmiş yıllarda gülüp, geçilen, anlamsız olarak algılanan bu boşluk hissinin zamanla basit bir can sıkıntısı olmaktan çıktığı ve Özünde büyük tehlikeler taşıyan bir umutsuzluk dalgası haline geldiğidir. New York'taki lise öğrencileri arasında uyuşturucu bağımlılarının sayısının hızla artması, kesinlikle, ergenlik çağına gelmiş gençlerin orduya katılmak ya da belirsiz bir ekonomik düzen dışında başka bir gelecek beklentileri olmayışından kaynaklanmaktadır. Üstelik bu gençlerin hayatlarıyla ilgili hiçbir olumlu ve yapıcı amacı yoktur. Birey kendini anlamsız, sıradan ve boş hissetmeye çok uzun bir süre dayanamaz. Eğer herhangi bir aktiviteye doğru kaymaya başlamamışsa, kısa zamanda ruhsal devinimi korkunç boyutta yavaşlar; var olan potansiyel yerini boş vermişlik ve umutsuzluğa bırakır. Durum böyle olunca da yıkmaya ve yok etmeye dayalı davranışlar kaçınılmaz sonu oluşturur. 

Boşluk hissinin psikolojik kaynağı nedir? Bireydeki boşluk hissi, bireyin "boş" veya her tür duygusal potansiyelden yoksun olduğu anlamına gelmez. İnsan sürekli şarj edilmesi gereken bir akü değildir, onun için ondan statik anlamda "boş" ya da "dolu" diye söz edilemez. Bizim üzerinde durduğumuz boşluk hissi kaynağını bireyin yaşamıyla ilgili hiçbir şey yapamayacak kadar kendisini güçsüz bulmasından alır. Ruhsal boşluk dediğimiz şey bir birikimin sonucudur. Birey kendine karşı şartlanır; kendi geleceğini yönlendiremeyeceğine inanır öncelikle. Ne başkalarının davranışları, ne etrafındaki dünya ne de kendi hayatı kontrolü dahilindedir onun kafasında. Yani boşluk, bir anlamda, şartlanma birikimlerinden elimize kalandır. En sonunda isteklerinin ve arzularının önemi kalmaz ve her şeyden bir anda vazgeçer. Kayıtsızlık ve duygusuzluk aslında endişelere karşı oluşturulmuş bir savunma mekanizmasıdır. Eğer birey devamlı aşamayacağı problemlerle yüz yüze geliyorsa, deneyeceği son savunma metodu, yaklaştığını fark ettiğinde bile tehlikeyi umursamamak olacaktır. 

Çağımızın dikkatli öğrencileri bu gelişmeleri ilk fark eden grup olmuştur. Erich Fromm modern çağ insanının yaşamına ahlak kurallarının veya kilise otoritesinin değil kamuoyunun görüşleri gibi 'anonim güçlerin' hükmettiğini savunmaktadır. Hükmeden güç kendi içinde toplumsaldır fakat o toplumu oluşturanlar da başkalarının beklentilerini anlamak için radarlarını sürekli açık tutan bireylerdir. Life Dergisinde adı geçen şirket yöneticisi -ve de karısı- en üst mevkiye ulaşmışlardır. Çünkü kamuoyunun isteklerini başarıyla yerine getirmişlerdir. Kamuoyu toplumun birer kölesi haline gelmiş bütün Harry'lerden, İran'lardan, Mary'lerden ve Dicle'lerden oluşur. Riesman, toplumun aslında bir hayaletten yahut var olduğu sanılan bir canavardan korktuğuna değinir. Korktuğumuz, bizlerden meydana gelmiş anonim bir otoritedir ama onu oluşturan bizlerin, kendi içimizde bireysel bir mekanizma mevcut değildir. Hatta uzun vadede toplu halde kendi boşluk hissimizden korktuğumuz dahi söylenebilir. Demek oluyor ki, bizler de bireyi esir alan boşluk duygusundan ve kayıtsız şartsız kuralları kabullenmekten korkmakta en az Fortune'un editörleri kadar haklıyız. Sadece, Avrupa'nın topluca içinde bocaladığı ahlaki ve duygusal boşluğun bundan yirmi-otuz sene evvel faşist diktatörlere nasıl açık davetiye çıkardığını hatırlamamız yeterlidir. Ortadan kalkması için bir şey yapılmadığı takdirde, bu ruhsal boşluk ve güçsüzlük bireye acı çektiren bir iç sıkıntısı halini alarak kronikleşecek ve esas tehlike insan doğasının en mükemmel nitelikleri birer birer yok olmaya başladığında varlığını kanıtlayacaktır. Önceden de değindiğimiz gibi, sonuçlar çok ürkütücüdür: Birey ruhsal açıdan ya tam bir çöküntüye girecek ya da yok etmeye programlanmış otoriter bir düzene teslim olacaktır. 

 

 

May, Rollo, and Ayşe Karpat. Kendini arayan insan. Kuraldışı Yayıncılık, 1997.

Rollo May Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2020 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri