Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Jacques Derrida

Jacques Derrida Kimdir?

 

Yapıbozum

 

Fransızca konuşacağım, burada Fransızca konuşan ilk kişi benim ve bunu hem zaman kazanmak hem de dil sorununun burada tartıştığımız her şey için temel bir önemi olduğunu düşündüğüm için yapıyorum. Esasında, eğer aramızda farklılıklar varsa, bu özünde bir dil sorunundan kaynaklanıyor; ama bununla farklı düşünme geleneklerini, ulusal farklılıkları kastetmiyorum -ki bu konuda da söylenebilecek bir sürü şey var: Örneğin, ABD’de olup bitenler, bunların Rorty’nin düşünme biçimiyle ilgisi olup olmadığı ya da Amerikan yapıbozumculuğunda olanlarla ilgisi olup olmadığı gibi konulardaki idrak noksanlığım ve bunun onların geleneği hakkındaki cehaletimin ürünü olup olmadığı vs.; ama çok önemli olmasına rağmen benim üzerinde duracağım şey bu değil. Benim dili ciddiye almam ve doğuştan Fransız olmasam da (bunun sayısız sonucu var) Fransız diline bağlı olmam şeklindeki olumsal olguyu, düşünme çalışması ve siyaset çalışması içinde değerlendirmek istiyorum. Bu dil sorunu bir dolu sonuç ortaya çıkaracak ve bunların sonunda konumuza dönmeye çalışacağım. 

İlk olarak, argümantasyon sorunu. Tartışmak ve mümkün olduğunca net, tek anlamlı (univocal) ve iletilebilir argümanları mübadele etmek için buradayız. Öte yandan, yapıbozum konusunda genellikle gündeme getirilen sorun, argümantasyon sorunudur. Ben argüman ileri sürmediğim ya da argümantasyonu sevmediğim için kınanırım -yapıbozumcular da kınanırlar- vs., Bu açık bir iftiradır. Bu iftira argümantasyondan argümantasyona fark olmasından kaynaklanıyor ki bunun nedeni de çoğunlukla; önerme formunun, belli bir tip önerme formunun yönlendirdiği ve belli bir tip mikrolojinin zorunlu olarak silindiği, dile gösterilen dikkatin zorunlu olarak azaldığı, şimdiki gibi tartışma bağlamlarında temel yerin açıkça argümantasyonda olmasıdır. Ve insanın argümantasyonu, sırf belli koşullar altında tartışmak istemediği için reddetmediği başka protokoller, başka argümantasyon durumları ilgilendiriyor beni tabii ki. Sonuç olarak, bence burada argümantasyon sorunu merkez konumda, tartışma merkezî konumda ve ben sık sık yapıbozuma getirilen suçlamaların, onun argütamtasyona sahip çıkış biçiminin hesaba katılmamasından kaynaklandığını düşünüyorum. Halbuki yapıbozum her zaman, protokolleri ve argümantasyon bağlamlarını, yeterlilik sorunlarını, tartışma dilini vs. yeniden ele almaya ilgili bir meseledir. 
Bence yapıbozum -bu sözcüğü sık sık kullanmamı bağışlayın-, Simon Critchley’nin gayet güzel belirttiği gibi, pragmatizmin bazı motifleriyle çok şey paylaşır. Yolumuza hızla devam etmek için, izle ilgili sorunun en baştan beri belli bir çalışma, yapma nosyonuyla bağlantılı olduğunu ve o sıralar pragramatoloji dediğim şeyin gramatoloji ile pragmatizmi birbirine bağlamaya çalıştığını hatırlatayım. Ayrıca Simon Critchley’nin buradaki yazısında adamakıllı incelediği, edimsel boyuta gösterilen bütün o dikkat aynı zamanda yapıbozum ile pragmatizm arasındaki yakınlıklardan biridir de. 
Bu kitapta ele alman konulardan biri de kamusal ile özel arasındaki ayrımla ilgili olduğu ve Simon Critchley’nin sorduğu sorular haklı olarak bu soru tarafından yönlendirildiği için, özellikle de birçok metnim hakkında yaptığı hem cömert hem de hoşgörülü yorumlar için şükran borçlu olduğum Richrad Rorty’ye şunu söylemek isterim. Rorty’nin benim yapıtımla bağlantılı olarak kullandığı şekliyle kamusal/ özel ayrımın kabul edemem. Bu ayrımın, soy kütüğü pek de iyi bilinmeyen uzun bir tarihî var; ama şu kadarını söyleyeyim ki eğer kamusal alanda da siyasi alandan -adına ister “tekillik” diyeyim ister “sır” ya da başka bir şey- bir deneyim boyutuna çekilmeye çalışmış olsaydım bile (buna döneceğim), buna özel alan adını vermezdim. Başka bir deyişle, bence özel olan, tekil olan (kişisel demiyorum, çünkü bu kavram bana biraz karışık geliyor) ya da sır tarafından tanımlanır. Sırrın kamusal alana kesinlikle indirgenemeyen bir boyutunu tematikleştirmeye çalıştığım için, kamusal/özel ayrımının bu boyuta uygulanmasına da karşı çıkıyorum. 

Edebiyat örneğini ele alalım, zira Rorty, Simon Critchley’nin bahsettiği ve Rorty’nin de artık açıkça reddediyormuş gibi göründüğü “gelişimsel tez”de, daha felsefi olduğu hükmüne vardığı ilk yapıtlarımı sonraki, daha edebi olduğu iddia edilen yapıtlarımdan ayırıyor. Rorty bu konuya geri dönüp işe üniversitenin güvenini kazanacak yapıtlar yayınlayarak başlamanın zorunlu olduğunu ve bunun aynı zamanda bir siyaset ve editoryal bir meşrulaştırma meselesi olduğunu söyledi. Bu doğru, ama mesele bundan ibaret değil. Ben ilk metinlerimin, (hadi bunlara daha akademik ya da felsefi olarak daha güven verici metinler diyelim) aynı zamanda, sonraki metinlerimin söylemsel ve teorik (temel ve kurucu demiyorum) koşulu, geri döndürülemeyecek ölçüde zorunlu koşulu olduklarına inanıyorum. Glas’yı Delagram- matologie olmadan yayınlamak imkânsız olduğu gibi, yazmak da imkansız olurdu. Burada geri döndürülemez felsefi -ya da yan-felsefi- bir yörünge söz konusudur. Bana göre, görünüşte daha edebi, doğal dil olgularına daha bağlı olan Glas ya da La Carte postale gibi metinler, özel alana çekilmenin göstergesi değil; kamusal/özel ayrımının edimsel olarak sorunsallaştırılmasıdırlar. Bir dizi örnek verilebilir: Glas’da tartışılan Hegel’de aile sorunu, aile ile sivil toplum ve devlet arasındaki ilişki sorunu, özel olanın teorik, felsefi ve siyasi bir düzlemde edimsel olarak geliştirilmesi olarak görülebilir; özel hayata çekilmekle ilgisi yoktur. La Carte postale ise, metnin yapısı itibariyle, kamusal-özel ayrımının haklı olarak karar-verilemez nitelikte olduğu bir kitaptır. Ve bu karar verilemezlik felsefeye felsefi sorular sorar, siyasi sorular, sözgelimi kamusalla ve hatta siyasi olanla ne kastedildiği gibi; Heidegger’e varış yeri (destinatiorı) kavramı ve yazgının gönderilmesi hakkında sorular sorar ve varış yerinden, varış yerinin indirgenemez belirlenmemişliğinden söz ediliyorsa, sadece (bir an için ikisinin birbirinden ayırt edilebileceğini varsayarsak) edebiyatın ve özel olanın içinde değiliz demektir. 
Bunda ısrar etmek isterim çünkü bu sık yinelenen bir suçlama ve, zaman ve yer darlığı yüzünden, biraz kaba konuşmak zorunda kalıyorum: Ben hiçbir zaman edebiyatla felsefeyi karıştırmaya ya da felsefeyi edebiyata indirgemeye çalışmadım. Mekân, tarih, tarihsel ritüel, mantık, retorik, protokol ve argümantasyon farklarına çok özen gösteririm. Bu ayrıma da mümkün olduğunca özen göstermeye çalıştım. Kendimce edebiyatla iştigal ettiğim ya da başkalarının edebiyatını araştırdığımı varsayarsak, edebiyat beni tam da özel hayatın ifadesine taban tabana zıt bir şey olarak ilgilendiriyor. 

Edebiyat yakın tarihlerde icat edilmiş, görece kısa bir tarihî olan, hukukun evrimiyle bağlantılı her türden uzlaşımın yönlendirdiği ve ilkesel olarak her şeyin söylenmesine izin veren kamusal bir kurumdur. Dolayısıyla, Avrupa tarihinin belli bir dönemi içinde, edebiyatı tanımlayan şey ile hukuk ve siyasetteki bir devrim arasında derin bağlar vardır: Belli ilkelere dayanarak, her şeyin kamuya açık olarak söylenebilmesine cevaz verilmiştir. Başka bir deyişle, ben edebiyatın icadını, edebiyatın tarihini demokrasinin tarihinden ayıramıyorum. Edebiyat, kurmaca bahanesiyle, her şeyi söyleyebilmelidir; başka bir deyişle, edebiyat insan haklarından, ifade özgürlüğünden vs. ayrılamaz. Zaman olsaydı, edebiyatın her şeyi söyleyebilmesine yol veren bu hakkın tarihini ve bu hakka getirilen birçok kısıtlamayı inceleyebilirdik. Eğer demokrasi gelecek olan bir şey olarak kalıyorsa, bu her şeyi söyleme hakkının, edebiyatta bile, somut olarak gerçekleşmemiş olduğu açıktır. Her halükarda, edebiyat her şeyi söyleyebilmeye izin veren ilkesel haktır ve edebiyatın büyük avantajı aynı zamanda hem siyasi, hem demokratik, hem de felsefi bir işlem olmasıdır, çünkü edebiyat insana felsefi bir bağlamda genellikle bastırılan sorulan sorma imkanı sağlar. Doğal olarak, ve edebi kurgusallık kişiyi aynı zamanda hem sorumlu (Her şeyi söyleyebilirim, böylece canımın istediğini söylemekle kalmayıp aynı zamanda kime karşı sorumlu olduğum sorusunu da sorarım) hem de sorumsuz (Canım ne isterse onu söyleyebilirim ve bunu bir şiir, bir kurmaca ya da bir roman kılığında söylerim) kılar. Edebiyattaki bu her şeyi söyleme sorumluluğunda, kimin kime karşı ve ne için sorumlu olduğunu bilmekle ilgili siyasi bir deneyim vardır. Demokrasinin öncelikle Avrupa’daki tarihsel macerasıyla bağlantılı büyük bir şanstır bu; siyasi ve felsefi düşünce buna kayıtsız kalmamalı ve edebiyatı özel alanla ya da ev alanıyla sınırlamamalıdır. 

Bu bağlamda sırdan bahsetmek istiyorum, çünkü -ve aynı zamanda- her şeyi söyleme hakkı, sır tutularak söylenir. Örneğin, La Carte postale’da her şey söylenir, ne söyleyeceğimi kimse belirlemez, ama aynı zamanda sır mutlaka tutulur. Ve bu sır içimde tuttuğum bir şey değildir; ben değilimdir. Sır, kişinin kafasının içinde tuttuğu ve söylememeyi tercih ettiği temsilin sırrı değildir; daha çok tekillik deneyimiyle aynı yer ve zamanda varolan bir sırdır. Sır kamusal alana indirgenemez -ama ben ona özel demiyorum- ve kamusallığa ve siyasileştirmeye indirgenemez, fakat aynı zamanda bu sır kamusal alanın ve siyasi alanın var olabilmesini ve açık kalabilmesini sağlayan temeldir. Sır temeli üzerinde demokrasi kavramını bir kez daha gündeme getireceğim, çünkü siyasi ve demokrasiyi açıklık -herkesin eşit ve kamusal alanın herkese açık olduğu yer- olarak gören ve inkar etme, silme ya da yasaklama eğiliminde olan bir anlayış vardır; her halükarda bu anlayış gizlilik hakkını özel/mahrem alanla sınırlama ve böylece bir mahremiyet kültürü oluşturma eğilimindedir (Ben bunun Batı’nın siyaset tarihindeki başat ve hegemonik eğilim olduğunu düşünüyorum). Bu son derece ciddi bir meseledir; ben kamusal alanın hiçbir hak ve güce sahip olmadığı bir sır ve tekillik deneyimi hakkında düşünmeye işte bu demokrasi yorumuna karşı çıkarak başladım. En başarılı totalitarizmi örnek alsak bile, sırrın kamusal alan için ulaşılamaz ve heterojen kaldığına inanıyorum. Ve bu heterojenlik depolitize, edici değildir, aksine politizasyonun koşuludur: Siyasal sorununu, bu kavramın tarihî ve soy kütüğü sorununun en somut sonuçları getirecek bir biçimde ortaya koyma yoludur. 

 

Derrida, Jacques. "Yapıbozum ve Pragmatizm Üzerine Düşünceler." Yapıbozum ve Pragmatizm (1998).

Jacques Derrida Kimdir?
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri