Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Habitus: Bir Kültürel Eylem Kuramı III

Yapılanmış ve Yapılandırıcı Yapılar

Habitus Bir Kültürel Eylem Kuramı III

 

Yapılanmış ve Yapılandırıcı Yapılar 

 

Habitus, bireysel eylemi mevcut fırsat yapılarının idame edeceği tarzda biçimlendirme eğilimindedir. Başarı ya da başarısızlık olasılıkları içselleştirilir ve bireysel hayallere ya da beklentilere dönüşür; buna mukabil bu hayaller ve beklentiler, olasılıkların nesnel yapısını yeniden üretme eğiliminde olan eylemde dışsallaştırılır. Bourdieu bu süreçle ilgili olarak şöyle der: (Bu), yapılar ile pratikleri birleştiren dairesel bir ilişki sistemidir; nesnel yapılar yapılanmış öznel yatkınlıklar üretme eğilimindedir, bu öznel yatkınlıklar da, nesnel yapıları yeniden üretme eğiliminde olan yapılanmış eylemler üretirler (Bourdieu ve Passeron 1977: 203). Dolayısıyla Bourdieu bireylerin ya da grupların hayallerinin ve pratiklerinin, Habituslarının oluşturucu koşullarına tekabül etme eğiliminde olduğunu gözlemler. Faillerin, insanların toplumsal dünya içindeki konumları açısından neyin “makul” neyin “mantıksız” olduğu hakkındaki yargıları, Habitus’un kaynaklanır. Habitus, kendisini de üreten koşullarla uyum içinde olan eylemleri, algıları ve tavırları yeniden üretme eğilimindedir. Habitus, “erdeme dönüşmüş zorunluluk”tur (Bourdieu 1977c: 77,95).Bourdieu, eşitliksiz toplumsal düzenlemelerin hem hakimlere hem de tahakküm altındakilere neden mantıklı geldiğini açıklamak üzere Habitus kavramını kullanarak sosyalleşmenin sınıf temelli niteliğini vurgular. Habitus, bir toplumsal sınıfta ya da statü grubunda yaygın olan nesnel olasılıkların, başat olarak bilinçdışı bir şekilde -özellikle çocukluğun ilk yıllarında- içselleştirilmesinden doğar. Sınıf altyapısı fikrine yakın olan Habitus, aynı sınıftan insanlarda istatistiksel olarak ortak olan ilk deneyimlerin hakimiyetindeki benzersiz bir bütünleştirme sağlar (Bourdieu 1977c: 79). Ama sınıfsal durumların nedeni değil, ürünüdür. 

Fransız işçi sınıfı gençleri 1960'larda eğitimin hızla yaygınlaşma sürecinde yüksek öğrenim imkanlarından yararlanmaya heves etmedilerse -ki Bourdieu’ye göre etmemişlerdi- bunun nedeni, okuldaki başarı açısından daha önce mevcut olan sınırlı fırsatları içselleştirmiş ve kendilerini o fırsatlarla sınırlamış olmalarıydı. O halde Habitus, farklı sınıfsal fırsatlara uygun kendini gerçekleştirme olasılıkları doğuran, derinlemesine yapılandırıcı bir tür kültürel matrisi temsil eder. Bourdieu’nun, eğilim olanaklarındaki eşitsizliğe dair "kültürel” açıklaması, yoksulluk kültürünün kurbanı suçlayan versiyonundan farklıdır, çünkü aykırı davranışın kültürel kökenleri yerine bireyin sınırlı fırsatlara uyarlanması üzerinde durur. Yapısal dezavantajların, nasıl olup da, sosyalleşme yoluyla kuşaktan kuşağa aktarılabilen ve kendini kandırma davranışı biçimlerini üretebilen, nispeten kalıcı yatkınlıklara dönüşecek şekilde içselleştirilebildiğini gösterir. Dolayısıyla Bourdieu’nün Habitus’u, kültürcüler ile yapısalcılar arasında sürekli ortaya çıkan, yoksulluğun kökenleri ve döngülerinin sürmesi hakkındaki tartışmadan uzak duran bir bakış açısı sunar. 

Habitus bizi, eylemin, öncelikle sosyalleşme yoluyla içselleştirilen temel yatkınlıklardan doğduğu ve bunlarla düzenlendiği düşüncesine yöneltir. Bourdieu temel toplumsal hayat koşullarının yatkınlıklara dönüşecek şekilde içselleştirilmesinden ya da cisimleşmesinden söz eder. Temel hayat koşullarını, belirli bir toplumsal grup için olası, olanaklı ya da olanaksız olan şeyleri maddi, toplumsal ve kültürel açıdan belirleyen koşullar olarak tanımlar. Bunlar, Weber’in “hayat olasılıklarına benzer. Bu “nesnel yapılar” içselleştirilir ve bunlara tekabül eden yatkınlıklara dönüşür; grup mensupları da bunun sonucu olarak bu yapıları, kendi grup üyeleri açısından makul ya da mantıksız muhtemel ya da imkansız, doğal ya da tasavvur edilemez olan şeyler olarak tecrübe ederler. Habitus: İçselleştirilmiş ve yatkınlığa çevrilmiş zorunluluktur. Zorunluluktan doğan bir erdemdir ve ürünü olduğu koşullara tekabül eden "tercihler”i yerleştirerek zorunluluğu durmaksızın erdeme dönüştürür (Bourdieu 1984a: 170). 

Habitus, bireyleri “düzene dolaysız itaat”e yönlendirerek toplumsal ve ekonomik “zorunluluğu” “erdem”e dönüştürür (Bourdieu 1990h: 54). Temel hayal koşullarının pratik düzeyde sorgusuz sualsiz kabullenilmesini sağlayarak ekonomik ve toplumsal eşitsizliği meşrulaştırır. Bourdieu Habitus’un kolektif temelini vurgular, benzer hayat olasılıklarını içselleştiren bireylerin aynı Habilus’u paylaştıklarının alanı çizer. Biyolojik bireylerin sosyalleşme deneyimlerinin biricikliğini kabul etse de, şunu savunur: ‘Kişisel’ tarz, bir dönemin ya da sınıfın tarzıyla ilişkisinde bir sapmadan ibarettir, öyle ki, sadece uygunluğuyla değil farklılığıyla da ortak tarzla ilişki içindedir” (1977c: 86). Kolektif gönderme Bourdieu’ye göre hakimdir. Habitus “şefsiz orkestrasyon” imgesini sunarak, bilinçli eşgüdüm olmaksızın “pratiklerin düzenliliğini, birliğini ve sistemliliğini” vurgular (Bourdieu 1990h: 59). Bourdieu, “aynı grubun, ya da farklılaşmış bir toplumda aynı sınıfın mensuplarının pratikleri, her zaman faillerin bildiğinden ya da arzu ettiğinden daha fazla ve daha iyi uyum içindedir” diye yazar. Habitusun yatkınlıkları, söylemsel ya da bilinçli bir bilgi türünden ziyade, biçimsel olmayan, pratik bir bilgi türünü temsil eder. Hayata dair bu pratik değerlendirme ve biçimsel olmayan hakimiyet, bilinçdışı biçimde oluşur. Bourdieu (1984a: 466) şöyle der: Habitus’un şemaları, ilksel sınıflandırma biçimleri, özgül etkililiklerini bilinç ve dil düzeyinin altında, derinlemesine tahlilin ya da iradenin denetiminin ötesinde işlemelerine borçludur. 

Habitus’un, Bourdieu'nun vurguladığı boyutlarından biri, hayallerin ve beklentilerin, (Bachelard’ dan devşirerek uyarladığı bir ifadeyle) “olası olanın nedenselliği” adını verdiği şeye uyarlanmasıdır. Habitus, hayalleri ve beklentileri, belli bir davranış söz konusu olduğunda aynı sınıfa mensup kişiler açısından geçerli olan nesnel başarı ya da başarısızlık olasılıklarına uyarlar. Bu bilinçli değil, “pratik” bir uyarlamadır. Bourdieu’ye göre:  Bilimsel olarak inşa edilmiş nesnel olasılıklar (örneğin belirli bir mala erişme olasılığı) ile öznel hevesler (“saikler” ya da “ihtiyaçlar”) arasında düzenli olarak sıkı bir korelasyon saptanıyorsa, (…) bunun nedeni, faillerin hayallerini, başarı olasılıklarına ilişkin kesin bir değerlendirmeye bilinçli olarak uyarlamaları değildir. Habitus ilksel bir sosyalleşme aracılığıyla ve:  Belirli bir eylemin belirli bir durumda getireceği başarı olasılığının pratik biçimde değerlendirilmesinden  doğar; bu pratik değerlendirme, ortak duyudan, deyimlerden, gündelik olaylardan, (“böyle şeyler bize uymaz” gibi) etik hükümlerden oluşan bir yapıyı devreye sokar (Bourdieu 1977c: 77). 

Habitus’un yatkınlıkları, kaynakları ve geçmiş deneyimleri çerçevesinde aktörleri başarıya ulaştırma ihtimali en yüksek davranış biçimlerini seçmeye önceden hazır kılar. Habitus, eylemi beklenen sonuçlara doğru yönlendirir. Bourdieu ne yazık ki, içselleştirme sürecinin etkinleşerek bir dışsallaştırma sürücine nasıl dönüştüğü konusunda pek fikir vermiyor. Burada söz konusu olan tetikleme mekanizması hakkında, ya da belli içselleştirme tiplerinin diğerlerinden daha kolay dışsallaştırılıp dışsallaştırılmadığı hakkında fikir edinemiyoruz. Bourdieu çocukluk yıllarında yaşanan sosyalleşmenin tabakalaştırıcı boyutlarının altını çizer. Habitus, tabakalı bir toplumsal dünyada insana nereye ait olduğu ve nereye ait olmadığı duygusunu kazandırır. Bourdieu (1984a: 471) şöyle yazar: Nesnel sınırlar, sınırlara ilişkin bir duyguya; nesnel sınırların deneyimlenmesiyle kazanılan pratik bir nesnel sınır beklentisine; insanın kendini, dışlandığı inananlardan, kişilerden, yerlerden vs. dışlamasına yol açan, “hayattaki yeri” yle ilgili bir duyguya dönüşür. Habiıusun bu toplumsal, farklılaştırıcı boyutu:  Toplumsal konumun ve dolayısıyla nesnel konumlar arasındaki toplumsal mesafenin işaretleri olan yatkınlıklar halinde (görülebilir); bu yatkınlıklar, buna bağlı olarak, hem o toplumsal mesafeyi hatırlatma işlevi görürler, hem de “insanın uzak durması” veya o mesafeyi, simgesel ya da fiili olarak stratejik biçimde manipüle etmesi, o mesafeyi azaltması (tabi gruplar için zor, hakim gruplar için kolay bir iş), artırması, (“kendini koy vermeyerek”, “fazla yakınlaşmayarak”, yani “saygınlığını koruyarak" veya öte uçla “cüretkar davranıp” kendini “öne çıkarmayarak”, yani “yerini bilerek” ve orada kalarak) o mesafeyi koruması için gereken davranış tarzlarını hatırlatırlar (Bourdieu 1977c: 82). 

Bu, iktidarı ve iktidarın meşrulaştırılmasını, Habitus’un işleyişinin ve yapısının merkezine yerleştirir; çünkü Habitus, tabakalı bir toplumsal düzende özgül konumları içerisindeki bireyler açısından neyin olanaklı, neyin olanaksız, neyin olası olduğunun bilinç dışı bir şekilde hesaplanmasını içerir. “Olanaklı olanla ilişki, iktidarla ilişkidir,” diye yazar Bourdieu (1990h: 4). 
Habitusun “zorunluluk erdemi” dinamiği, bütün toplumsal dünyaların herkese eşit derecede açık olmadığını vurgular. Bütün eylemler, herkes için olanaklı değildir; yalnızca bazıları mantıklıdır, bazılarıysa tasavvur edilemezdir. Bourdieu şöyle açıklar: Failler, hayallerini ulaşılabilir olan ile olmayanın, “bize uygun” olan ile olmayanın somut işaretlerine göre şekillendirirler; kutsal ile din dışı arasındaki kadar temel ve temelden kabul edilmiş bir bölünmedir bu ( 1990h: 64).  Bourdieu’nün habitusunun temelinde, Durkheim’ın kutsal/ din dışı ikiliği yatar; bu, çok temel düzeyde, Bourdietı’ye göre fail için olanaklı olan ile olmayan durumlar yelpazesini böler. Burada yine yapısalcı ikili karşıtlık mantığının  Bourdieu’nın düşüncesi üzerindeki etkisini görüyoruz. Bu ayrım ufuk açıcı olsa da, sosyalleşme deneyimlerini bütün çeşitliliğiyle kapsamadığı için, habitusun hükmünün çok kategorik olmasına yol açabilir. Hayal olasılıklarıyla ilgili belirsizliklerin içselleştirdigi gri alanlar olabilir ve bu alanlar, Bourdieu’nün habitus kavramıyla varsaydığı temel ikili sınırlar içine tam anlamıyla girmeyebilir. 

Habitus, değişime karşı nispeten dirençlidir, çünkü Bourdieu’nun görüşündeki ilksel sosyalleşme daha ziyade içsel yatkınlıkları şekillendirir, bunun sonucundaki sosyalleşme deneyimlerini değil. Habitus her yeni durumla karşılaştığında devam eden bir uyarlanma süreci vardır; ama bu yavaş, bilinçdışı şekilde işleyen bir süreçtir, ilksel yatkınlıkları temelden değiştirmektense şekillendirme eğilimindedir. Dahası, bazı sınıf habitusu türleri diğerlerine göre daha kalıcıdır. Bourdieu’nün analizinde Fransız işçi sınıfı habitusu, orta sınıf habitustuna kıyasla, ikincil sosyalleşme biçimlerine pek fazla uyarlanmaz, ikinci Dünya Savaşı sonrası dönemde orta sınıf Fransız aileler, işçi sınıfı ailelerine göre, genişleyen eğitim fırsatlarını değerlendirme olasılığını daha çok değerlendirdiler. O halde, ilksel içselleştirme ile ikincil içselleştirme arasındaki ilişki toplumsal sınıfa bağlı bir değişken gibi görünüyor, her ne kadar Bourdieu bu noktada açık bir fikir vermiyorsa da.  Bourdieu, eylemin yatkınlıklara dayalı niteliğine ilişkin kavramsallaştırmasında zamanla “cisimleşmiş” biçimine ağırlık verir. Nesnel yapılan içselleştirme süreci, sadece zihinsel değil aynı zamanda bedensel bir süreçtir. Bir sınıf için ortak olan başarı ve başarısızlık olasılıkları, bilişsel yatkınlıkların yanısıra bedensel biçim alımda da “cisimleştirilir". Söylemsel ifadeler kadar, fiziksel hal ve tavırlarda, tarzda (duruş ve yürüme şekli gibi) kendini gösterir. Bourdieu (1985b: 13) habitus kavramı için Aristoteles’in hexis fikrinden esinlenir; hexis, “cisimleşmiş ve adeta duruş haline gelmiş yatkınlık”ken, daha sonra “skolastizmle birlikle habitusa dönüştürülmüştür”. Bourdieu ilk analizlerinde kültürel yatkınlıkların bedende cisimleşmesini habitusun ayrı bir boyutu gibi ele alır. Örneğin, “Celibat et condition paysanne” (1962) adlı makalesinde bu kavramı kırsal kesimdeki Fransız köylülerinin beden hareketleri ile fiziksel davranışlarına ilişkin tavırları ve algıları arasında bağ kurmak için kullanır. Bourdieu, habitusun bedensel ve bilişsel boyutlarının birbirinden ayrı ama birbiriyle ilişki içinde olduğunu düşünür. Ama daha sonraki eserlerinde fiziksel ve zihinsel yatkınlıkların kopmaz bağlarla bağlı olduğunu vurgular.

Sociology in Question'da (1993d: 86) Bourdieu “habitusun ilkeleri birbirinden ayrılmaz biçimde mantıki ve aksiyolojik, kuramsal ve pratiktir” diye yazar. Habitusun yatkınlıkları eylemin bilişsel, normatif ve bedensel boyutlarını içine alan bir davranış tarzı ana örüntüsüdür. Bunlar dilde, sözel olmayan iletişimde, beğenilerde, değerlerde, algılarda, akıl yürütme tarzlarında ifade bulur. Öğrenme koşullarına içkin zorunluluğu sistemli, evrensel bir şekilde -doğrudan öğrenilenin sınırlanılın ötesinde- uygulayan genel, tercüme edilebilir bir yatkınlıktır (Bourdieu 1984a: 170). Habitus temel “üretici şema”larını analojik aktarımlar aracılığıyla hayatın bütün alanları için genelleştirmeye muktedirdir (Bourdieu 1990h: 94). Bourdieu (1984c: 387) habitusu el yazısına benzetir: Teşebbüs edilen biçimden veya kullanılan malzemeden bağımsız olarak her birey için bir “stil akrabalığını somutlaştırır el yazısı. Habitusun temel özelliklerinden biri, Bourdieu’nün, örneğin aile planlaması, giyim kuşam, spor tercihi ve beslenme şekli gibi birbirinden çok farklı alanlarda koşut eylem tarzları saptamasına imkan verir.

Evlilik stratejileri miras stratejilerinden, doğurganlık stratejilerinden, hatta eğitim stratejilerinden, başka deyişle her grubun, miras aldığı iktidar ve prestiji muhafaza edilmiş ya da artırılmış olarak sonraki kuşaklara aktarmak için yerleştirdiği biyolojik, kültürel ve toplumsal yeniden üretim stratejileri kümesinden ayrılamaz (Bourdieu 1990h: 160-161).  Bourdieu Distinction’da (1984) habitusun geniş bir estetik beğeni ve hayat tarzı yelpazesinde kendini gösteren sınıf farklılıklarını nasıl açıklayabileceğini irdeler. Fransa’daki toplumsal temayüz mücadelesinde, dört ayrı sınıf habitusuna tekabül eden beğeniler ve hayat tarzları olduğunu görürüz: üst sınıfla gösterişçi lüks ve rahatlık, entelektüeller arasında aristokratik estetizm, orta sınıf gayretkeşlerde sakil özenilik, işçi sınıfında özentisiz cehalet ve uyumluluk. Bourdieu, hayal tarzlarına işaret eden geniş bir gösterge yelpazesinde bu dört yatkınlık kümesinin tezahürlerinin izini sürer.  Bourdieu habitus kavramını, mikro analiz düzleminden makro düzleme geçişleri kavramsal açıdan dikkate değer kılmak için ve birbirinden hayli farklı olan etkinlik alanlarının içine alacak genelleştirmeler yapabilmek için kullanır. Kavramın özgünlüğü, motor, bilişsel, duygusal ya da ahlaki olsun, Çok geniş yelpazede uzanan davranış tiplerinin altında ortak bir bağ ya da özellik bulunabileceğini önermesinde yatar. Habitusun işleyişini gösteren örnekler, “otomatik jestlerden ya da görünürde son derece sıradan olan beden tekniklerinden” soyut kavramsallaştırmalara kadar uzanır (Bourdieu 1984a: 466). Ama kavramı cazip hale getiren bu genişlik, bazen kavramın ampirik açıdan tam ne ifade ettiğinin belirsizleşmesine yol açar.  Habitus kavramı, araştırmada belirli sorulara yanıt vermek açısından fazlasıyla kapsayıcı olabilir. Bourdieu, eylemin bilişsel, ahlaki ve bedensel boyutlarını birbirinden ayırmamakla ısrarlıdır. O, bütün bu boyutlarda geçerli olan ve kendine özgü ifade biçimleri kazanan derin yapısal örüntüleri temsil eden büyük örüntüleri bulmak ister. Ama, kimi zaman araştırmacıyı asıl ilgilendiren, bu boyutların tam olarak hangisinin daha ön planda olduğunu anlamaktır. Fransa’da işçi sınıfı gençlerinin başarısız olmaktan korktukları için üniversiteye gitmediklerini söylemekle, yüksek eğitim almanın bu gençlerin dünya görüşüne ya da sınıf kültürüne ait bir unsur olmadığını söylemek arasında dağlar kadar fark vardır. İlkinde, bu gençlerin aslında yüksek öğrenime değer verdiklerini ve üniversiteye gitmeyi umduklarını, ama başarısız olacakları korkusuyla gitmemeyi tercih ettiklerini söylemiş olursunuz. İkincisindeyse, üniversiteye gitmek gibi bir istekleri, dolayısıyla beklentileri olmadığını söylersiniz. Bourdieu’nün, temel hayal koşullarına pratik uyarlanma olarak ele aldığı habitus anlayışında, değerler ve beklentiler iç içe geçmiş gibi görünür. Birbirinden ayrı, ayırt edilebilir boyutlar olarak içselleşmezler, çünkü Bourdieu’nün tezi altında yatan birkaç büyük yatkınlıktan doğduğunu söylediği bütün pratiklerin bu anlamdaki temel birliğini vurgular. Sınıf değerlerinin ve beklentilerinin, sıklıkla birbirine koşul olduğu doğrudur, ama her zaman değil, bu nedenle de kimi zaman bunları ayırmakta fayda vardır.

Bourdieu dışsal fırsat yapılarının sosyalleşme aracılığıyla içselleştirilmesini doğrudan ve sorunsuz bir süreç olarak görür. Habitus, tanımı gereği, daha en başta kendisini oluşturan nesnel koşulları sadık bir biçimde yansıtır. Habitus: Kendisini kuran belirli koşullara nesnel olarak uyarlanmış, üretici şemalardan oluşan iktisap edilmiş bir sistem olarak, (..) yalnızca ve yalnızca bu koşullarla uyumlu bütün düşünceleri, algılan ve eylemleri doğurur (Bourdieu 1977c: 95). Bir birey ya da grup, ilksel sosyalleşmenin nesnel koşulları bakımından kendisi için olanaklı görünenin dışında bir istek duyarsa, bunun nedeni, habitusun yeni yapısal koşullara uyarlanmasıdır, habitusun ilk formasyonunun eksik ya da hatalı olması değil. Bourdieu, nesnel olasılıkların içselleştirilme sürecinin hiç hatasız gerçekleştiğini düşünme eğilimindedir. Fakat gerçekte bu sürecin böylesine tutarlı ve eksiksiz bir biçimde işlediğini gösteren hiçbir kanıt yoktur. Yanlış hesaplama ya da çarpıtma, ilk sosyalleşme deneyimlerinde yaygın değil midir? Bilişsel psikoloji ve anket çalışmalarında, bu tarz varsayımların hatalı olduğunu gösteren araştırmaların sayısı giderek artıyor. Bireyler ve gruplar, emsallerinin duygularını, düşüncelerini ve eylemlerini sürekli olarak yanlış tanımaktadırlar (O’Gorman 1986).

Bourdieu'nün bazı yerlerde, umutlar ile olasılıklar arasında neredeyse tam bir korelasyon olduğunu düşündüğü görülür, gerçi bazı yerlerde de bunların tam bir uyum içinde olmadığım kabul etliğini görürüz. Bourdieu, habitus kavramını Çok mekanik bir tarzda kullandığı yolundaki eleştirilere karşı, bu kavramın esnek bir kullanımını savunur ve öznel umutlar ile nesnel olasılıklar arasında, toplumsal yapıyı basitçe yeniden üreten yüksek düzeyde bir korelasyon modelini evrenselleştirme tehlikesine karşı uyarıda bulunur (Bourdieu 1990h: 63). Ama Bourdieu kuramsal açıdan böyle bir niyet taşımasa da, kağıt üzerindeki formülasyonları, amaçladığı ince ayrımı aktaramaz. Habitusla ilgili ilk formülasyonlarından birinde şöyle der: Alt orta sınıf ile işçi sınıfının mensupları gerçekliği arzularıyla denk görüyorlarsa, bunun nedeni, başka yerlerde olduğu gibi bu alanda da, hayallerin ve taleplerin hem biçimleri hem de içerikleri itibariyle, elde edilemez olan için umutlanma ihtimalini ortadan kaldıran nesnel koşullar tarafından tanımlanmasıdır (Bourdieu 1974c: 33). 

Hayaller ile beklentiler arasında sistemli bir ayrım, Bourdieu’nün şemasını hem kuramsal açıdan daha da derinleştirecek hem de araştırmada daha işlevsel olacaktır. Habitus öncelikle beklentilerle mi ilgilidir yoksa hayalleri de içerir mi? Bourdieu bu iki kelimeyi aynı anlamda kullanır. Bourdieu’nın habitus kavramı, beklentilerin nesnel fırsatlara uyarlandığı ve böylece tahakküm altında olanların aslında kendi tabi konumlarına katkıda bulunmalarına yol açan durumları tarif etmek için elverişlidir; ama nesnel olasılıklarla ilgili yanlış hesaplamalar grupların ya da bireylerin hayallerinin yaygın bir özelliğidir ve habitus kavramı bunları eş geçer. Bourdieu, hayallerin beklentilerle, beklentilerin fırsatlarla örtüşmediği çeşitli koşulları yeterince dikkate almaz. Umutların, tasarıların ve olasılıkların örtüşme sürecinde sorunlar olduğunu gösteren çok sayıda örnek vardır. Amerika’da 1960’larda siyahlar arasında, kariyer fırsatlarının sınırlı olduğunu gösteren çok sayıda kanıta rağmen kendini gösteren, mesleki açıdan yüksek bir statü edinme yönündeki büyük hayaller, umutlar ile olasılıklar arasındaki bağdaşmazlığın çarpıcı örneklerinden yalnızca biridir (Hoıl ve Gamier 1979, MacLeod 1995). Bourdieu’nün söz ettiği sermaye yatırımı ve sermayeleri birbirine dönüştürme stratejileri, sınıf ilişkileri bağlamında üst orta ve orta sınıf gruplar arasında görülen statü tutarsızlığının incelikli dinamiğini tanımlamakta çok elverişli bir perspektif sağlar; ama habitusun yeniden üretim boyutu, bireylerin dışsal gerçeklikleri algılayışının karmaşıklığı ve muğlaklığı hakkında buna benzer bir kavrayış sunmaz. Habitus kavramı, umutlar, tasarılar ve olasılıklar arasında farklı gruplar için değişik derecelerde kendini gösteren uyuşmazlıkları kavramaya yardımcı olmaz.  Aslında Bourdieu (1984a; 143-168), yüksek öğrenim kurumlarından mezun olanların sayısındaki muazzam artışın etkileriyle ilgili bir değerlendirmesinde, hayaller ile fırsatlar arasındaki uyuşmazlıktan söz eder. Eğilimdeki genişlemeye koşut olarak emek piyasasındaki iş koşullarında bir genişleme ve yükselme olmamasının sonucunda, “hayaller ile gerçek olasılıklar arasında yapısal bir uyumsuzluk” oluştuğunu düşünür. Bu yapısal uyumsuzluk, “kurum karşıtı bir zihinsel eğilim” doğurur, bu da çalışanların hoşnutsuzluğuna ve yeniyetme karşı kültür biçimlerine dönüşür. Bourdieu ayrıca bir “kolektif hayal kırıklığından söz eder ve bunun “sıra dışı mücadele, protesto ve kaçış biçimlerinde ifade bulduğunu” söyler (144 ). Ama onun analizi, hoşnutsuzluğun neden şu veya bu şekilde değil de o belirli biçimde kendini gösterdiğini açıklamaya yardımcı olacak koşullan sunmaz. Dahası, “hüsranla sonuçlanmış beklentilerin” yarattığı “rekabetçi” mücadele biçimlerinin, “yapının yer değiştirmesi” aracılığıyla toplumsal düzenin yeniden üretimiyle uyumlu olduğu iddiasında, alışıldık yeniden üretim izleğine başvurur (164-165). 

Gelgeldim, belirli koşullar altında, hayaller ile değişen fırsatlar arasında yapısal bir gecikme ya da histerez etkisi  meydana gelebilir (Bourdieu 1977c: 78-79). Habitus, aktörlerin, geçmiş deneyimlerine dayanarak mevcut duruma tepki verip geleceğe ilişkin beklenti içinde girdiklerine işaret eder. Bourdieu histerez etkisi fikrine, Cezayirli köylülerin zaman ve emek anlayışlarını ekonomik aklın yeni değerlerine neden geç uyarladıkları sorusunun yanıtını ararken başvurur. Bu fikir aynı zamanda, birkaç yıl içinde eğitim fırsatlarında işçi sınıfı gençleri lehine yaşanan küçük gelişmelerin, işçi sınıfı mensubu aileler tarafından neden büyük ölçüde algılanamadığım açıklamaya da yardımcı olur (Bourdieu ve Passeron 1979: ek). Bourdieu, günümüzde emek piyasasında geçerli olan, işçilerin eğitimlerine ters orantılı işlerde çalışmasının altındaki dinamiği açıklarken de bu fikirden yararlanır. Eğitimde yaşanan hızlı ve kitlesel genişlemeye karşılık, İkinci Dünya Savaşı sonrası emek piyasasında koşut bir genişleme olmaması sonucunda, eğitim vasıflarında ciddi bir enflasyon ve değer kaybı meydana geldi. Daha önceleri yüksek eğitim vasıflarına sahip olma hayalleri iş fırsatlarıyla karşılığını bulurken, eğitim arzı ile iş piyasasındaki talep arasındaki “yapısal uyumsuzluk” yüzünden bu hayaller hüsrana yol açmaya başladı. Bourdieu (1984: 144), 1960’ların sonu ile 1970’lerin başında, “işten duyulan hoşnutsuzluk” ve “kurum karşıtı zihinsel eğilim” izlerinin giderek arttığını gösteren kanıtları, “hayaller ile gerçek olasılıklar arasındaki yapısal uyumsuzluğun sonucu olan kolektif hayal kırıklığıyla açıklar. Yeniden üretim değil, değişim için gereken koşullar, habitusun kendisini oluşturan koşullardan köklü biçimde farklı nesnel koşullarla karşılaşmasıyla birlikle oluşmaya başlar. Ama tarihin ağırlığı, bu tür durumlarda göstereceğimiz tepkiyi kesin biçimde şekillendirir. 

Bu demek değildir ki Bourdieu, bütün davranışların habitus tarafından yönetildiğini iddia etmekledir. Bourdieu (1977c: 20), habitusun en iyi, normatif kuralların açık olmadığı durumlardaki davranış örüntülerini açıkladığını keşfeder. Yüksek derecede kodifiye olmuş, düzenli durumlarda ya da maddi ve siyasi açıdan hayati çıkarların söz konusu olduğu durumlarda, davranış habitusa daha az bağımlıdır. Yüksek düzeyde ritüelleşmiş durumlar, habitusun strateji geliştirme ve icat fırsatlarını azaltır (ama tamamen ortadan kaldırmaz), buna karşılık daha az ritüelleşmiş durumlar stratejik fırsatları besler. Bourdieu (1990h: 182) Kabili halkı arasındaki belli evlilik anlaşmalarını ele alırken “kaybedilecek öyle çok şey vardır ki ve ilişkilerin kopma olasılığı o kadar yüksektir ki, failler sadece uyum içinde işleyen habitusun düzenlenmiş doğaçlamalarına bel bağlayamazlar” diye gözlemde bulunur. 

Bourdieu (1990c: 108) ayrıca, “belirli koşullar altında kuşkusuz habitusun alana hemen uyarlanmasını sekteye uğratan kriz durumlarında- (habitusun) akılcı ve bilinçli hesaplama gibi başka ilkelerle yerinden edilebileceğini” kabul eder. Kriz durumları ya da maddi beklentinin yüksek olduğu durumlar, son derece bilinçli strateji geliştirme biçimlerini teşvik edebilir. Ancak Bourdieu, strateji geliştirmenin belirli durumlarda bilinçli olduğunu kabul ederken, habitusun etkilerinin buna rağmen fark edilebileceğini de eklemekte gecikmez. Genel bir ilke olarak, maddi çıkarların göz ardı edilemeyecek boyutta olduğu ya da şiddet tehdidinin bariz olduğu durumlarda, hakim güçlerin eylemin akışım habitusa bırakma olasılığı da o kadar düşük, eylemin devletler arasındaki diplomaside olduğu gibi yüksek düzeyde biçimselleşme olasılığı o kadar yüksektir (Bourdieu 1987b: 96). Gelgelelim Bourdieu’nün eserlerinde temel hedef, hemen hemen bütün durumlarda habitusun iş başında olduğumu gösteren kanıtlar bulmaktır. Bourdieu’nün habitusun eylemi şekillendirmedeki rolüne atfettiği önem, pratikleri yöneten başka ilkelerin devreye girdiği durumların dikkatlerden kaçmasına neden olur. Gerçekten de Bourdieu, diğer davranış düzenleme tarzlarını kapsamlı bir biçimde ele almaz. 

Öyle görünüyor ki habitusun en iyi işlediği durumlar, yalnızca ritüellerin ve yerleşik protokollerin bulunmadığı durumlar değildir; temel tahakküm tarzının gayri şahsi kurumlardan ziyade doğrudan kişilerarası ilişkilerle iş gördüğü nispeten farklılaşmamış toplumlarda da habitus iyi işler (Calhoun 1993). Dolayısıyla, iktidarın formel bir yasa değil enformel bir şeref sistemi aracılığıyla düzenlendiği Kabili toplumu için bu kavram adeta biçilmiş kaftandır. Ne var ki Bourdieu bu kavramın gelişmiş toplumlarda davranışları anlamak açısından da kullanışlı olduğunu savunur. Formelleştirilmiş kurallara ve düzenlemelere rağmen, aktörler gündelik etkileşimlerinde, akılcı tercihlerden ya da normlara riayetten ziyade habitus yatkınlıklarından kaynaklanan çok sayıda pratik strateji geliştirirler. Özellikle spor, her ne kadar uzmanlaşmış ve kodifiye edilmiş olsa da, büyük ölçüde cisimleşmiş yatkınlıklarla düzenlenir (Bourdieu 19880- Habitusa dayalı beden eğitimini gerektiren diğer uzmanlaşmış faaliyetler arasında, araba kullanma, müzik aleti çalma, beceriye dayanan el işi, dans vs. bulunur. Dahası, yazma, bilgisayar programcılığı, editörlük gibi uzmanlaşmış zihinsel faaliyetler de, başarılı bir şekilde yerine getirilebilmeleri için “oyuna aşinalık” gerektirir. Bourdieu, bilimsel araştırmanın en sıradan işlerinin bile, bilimin prosedürlerine pratik açıdan vakıf olmakla şekillendiğini hatırlatır. Ne var ki, Cezayir köy toplumundan modern Fransız toplumuna geçtiğinde, habitus kavramının analiz düzeyi değişir. Geleneksel farklılaşmamış toplumlarda habitusun kavramsal ufku daha geniştir, daha makro düzeyde geçerlidir, bütün bir toplumsal kültürü yeniden üretir. Ama yüksek derecede farklılaşmış toplumlarda habitus daha ziyade sınıf ve statü grubu alt kültürüne yakındır. Bourdieu bu güçlüğün farkına varmış gibidir, zira yüksek derecede farklılaşmış toplumlara dair analizlerinde, bir sonraki bölümde inceleyeceğimiz alan kavramı daha bir ağırlık kazanır. Uyarlanma ve temayüz, habitus kavramı altında birbirleriyle ilişkileri açıklığa kavuşturulmaksam birleştirilen iki faillik tipidir. Bir yandan, pratikler hayat olasılıklarının zorunluluklarına işlevsel bir biçimde uyarlanma gibi görünür. Bu pratikler, toplumsal konumu yeniden üretme eğilimindedir. Öte yandan, habitus, aktörleri rakiplerinden farklı kılan pratikleri de üretir. Bu noktada Bourdieu (1989c: 9) yeniden üretim eğilimini, habitusun “durumlarla ilişkisine göre özerkliğini olumlama” ve böylece “farklılığa dayalı bir kimliği sürdürme” eğilimine bağlar. Bu faillik tipi daha ilişkiseldir, çünkü habitusun yatkınlıkları ile işlev gördüğü alanın sunduğu engel ve fırsat yapılarının kesişmesinden doğar. Ama Bourdieu’nün analizlerinde daha sık rastlanan faillik tipi uyarlanmadır. 


Kültürel Pratikler ve Alışkanlıklar Olarak Habitus 

 

Habitusu bir düzeyde, Bourdieu’nün bir pratik olarak kültürün kuramını yazma çabasının ürünü gibi kavramak mümkün. Hatta Bourdieu, bu ezoterik kelimeyi seçmesinin stratejik gerekçesini, “kültür” kelimesinin gerek gündelik dilde gerekse sosyal bilim dilindeki kullanımının üst belirlenmiş olmasıyla açıklar. Bourdieu (1968: 194) kültürü kuramlaştırırken, kültürü yapısalcılıkta olduğu gibi bir “ortak kod”dan, Marksizmde olduğu gibi fikirlerin, inançların ya da değerlerin oluşturduğu ideolojik bir sistemden, ya da Mannheim’ın Weltanschauung terimiyle ifade ettiği genel dünya görüşünden daha fazla bir şey olarak ele alır. Bütün bu kültür imgeleri, kuramsal kökenleri itibariyle birbirinden çok farklı olsa da, faillik anlayışından yoksundur. Habitus kavramı hem bütün bu özellikleri kapsar, hem de eylemin toplumsal dünyada nasıl hareket edileceği hakkında “pratik bir duygu”yla yönetildiği yolundaki temel fikre ağırlık verir. Kültür, insanın toplumsal dünyada kendini idare etmek için kullandığı pratik bir araçtır. 

Ancak, Bourdieu’nün habitus kavramını Swidler’in (1986) kültürel pratiklerle ilgili olarak öne sürdüğü “alet çantası” görüşünden ayırmak gerek. Fail ve normlar, değerler, amaçlar ya da tercihler yerine kültürün pratik unsurlarım vurgulamaları bakımından benzer olsalar da, Bourdieu Swidler kadar iradeci değildir; bireysel eylemin grup içine gömülü olduğunun altını çizer. Dahası, Bourdieu kültürel kaynakların iktidar boyutunu, yani toplumsal hiyerarşiler oluşturma özelliklerini daha çok vurgular.  Habitusu bir düzeyde, kültürü pratik olarak kavramsallaştırma yolu olarak anlayabildiğimiz gibi, başka bir düzeyde de pratiği alışkanlıkla ilişkilendirdiğini söyleyebiliriz. Bourdieu (1077c: 218), habitus terimini seçmesinin altında, “alışkanlığın yaygın olarak mekanik bir toplam ya da icra edilen bir program olarak kavranışından uzaklaşma arzusu” yattığını söyler. O, habitusun üretici özelliğini öne çıkarmak ister (1993d: 87). Hatta Camic’in (1986) doğru bir kavrayışla öne sürdüğü gibi, Bourdieu’nün kavramı, Durkheim ve Weber gibi klasik kuramcıların alışkanlık kavramına verdikleri anlamı yeniden gündeme getirme çabası olarak anlaşılabilir. 

Durkheim, özellikle Weber, faillik anlayışlarında alışkanlığa dayalı eylem biçimlerine özel bir önem atfederler. Hatta Weber (1978: 21, 24-25) alışkanlığa dayalı eylemi açıkça saf bir tip olarak kavramsallaştırır ve bunu gelenekselcilikle ilişkilendirir. Dahası, “gündelik eylemlerin oluşturduğu dev yığının” bu tipe yakın olduğunu iddia eder. 19. yüzyıl ile 20. yüzyıl başında yaşamış bu toplum kuramcılarının alışkanlıktan anladığı şey ile, bizim bugün genelde bu terimle özdeşleştirdiğimiz, nispeten temel, ustalıkla icra edilen, neredeyse otomatik etkinlikler arasında epey fark vardır. Camie, klasik yazarların bu terimi açık bir düşünüm süreci içermeyen eylem biçimlerini tanımlamak üzere, daha genel bir düzeyde kullanma eğiliminde olduklarına işaret eder. Bu genişletilmiş alışkanlık mefhumu, “kişilerarası etkileşimle ilgili alışkanlıkları; İktisadi, siyasi, dini ve evle ilgili alışkanlıkları; kurallara ve kural koyuculara itaat alışkanlıklarını; fedakarlık, çıkarsızlık ve kendini sınırlama alışkanlıklarını” kapsayabilir. Hatta daha genel bir düzeyde, “bir insanın tüm yaşam alanını kapsayacak şekil¬ de ya da daha uç bir kertede hayatının tamamında eylemlerinin üzerini kaplayan kalıcı ve genelleşmiş bir yatkınlığı” ifade eder (Camie 1986: 1046). Bourdieu’nün habitus kavramı, kısmen, daha geniş ve klasik anlamıyla alışkanlık fikrini yeniden canlandırma girişimidir.

 

 

Swartz, David, and Elçin Gen. Kültür ve iktidar: Pierre Bourdieu'nün Sosyolojisi. İletişim Yayınları, 2011.

Habitus: Bir Kültürel Eylem Kuramı III
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri