Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Gerçeğin Stratejisi

Gerçeğin Stratejisi 

 


Mutlak bir gerçeklikten söz edebilmek ne kadar güçse, illüzyonun sahnelenmesinden söz etmek de o kadar güç bir şeydir. İllüzyondan söz edebilmek imkansızdır. Çünkü ortada gerçek diye bir şey kalmamıştır. Burada bir parodiye dönüşen politikayla hipersimülasyon ya da karşı saldırıya geçen simülasyondan söz ediyoruz. Örneğin bir baskı aracı olan polisin, simüle edilmiş bir soyguna gerçek bir soygundan çok daha şiddetli bir tepki gösterip göstermeyeceğini kim garanti edebilir? Çünkü gerçek bir soygunun düzeni bozmaktan başka bir amacı yokken, diğeri yani simülakr, bizzat gerçeklik ilkesinin kendisine saldırmaktadır. 

Yasalara karşı gelmek ya da şiddete başvurmak pek önemli bir şey değildir. Çünkü onlar yalnızca gerçeğin bölüşülme biçimiyle ilgilenmektedirler. Oysa simülasyon çok daha tehlikeli bir şeydir. Çünkü hep nesnenin ötesine geçmeye ve düzenle yasanın aslında simülasyondan başka bir şey olamayacaklarını anlatmaya çalışmaktadır. Böyle bir tehlikeyi göze almaya değer mi? İnsan nasıl olur da bir suç işlemiş gibi yapıp, üstelik bunu kanıtlamaya kalkar? Büyük bir mağazada bir şeyler çalıyormuş gibi yapın. Mağazanın gözcülerini bunun simüle edilmiş bir hırsızlık olduğuna nasıl inandıracaksınız? Gerçek hırsızlıkla, simüle edilen hırsızlık arasında hiçbir “nesnel” fark yoktur. Gerçek bir hırsızlık sırasında ne yapılıyorsa, simüle edilen bir hırsızlık olayında da aynı şeyler yapılmakta; aynı göstergelere başvurulmaktadır. Kurulu düzen açısından bunların gerçek göstergelerden hiçbir farkı yoktur. 

Sahte bir soygun düzenleyin. Silahlarınızın hiçbiri gerçek olmasın. Yasal açıdan suçlanmamak için bulabileceğiniz en önemli kişiyi rehin alın. Fidye isteyin ve olayın herkes tarafından duyulabilmesi için elinizden geleni yapın. Elinizden geldiğince “hakikate” yaklaşın ve kusursuz denebilecek bir simülakr aracılığıyla düzenin gerçek tepkisini ölçün. Böyle bir şeyi başarabilmeniz mümkün değildir. Yapay göstergeler kaçınılmaz şekilde gerçek elemanlarla iç içe geçeceğinden polisin biri size ateş edecek; bir banka müşterisi kalp krizi sonucu ölecek ve istediğiniz palavra fidye size ödenecektir. Özetle kendinizi hiç istemediğiniz halde, işlevlerinden biri her türlü simülasyon girişimini anında yutarak, gerçeğe indirgemek olan bir gerçeğin içinde bulmanız işten değildir. Zaten kurulu düzen de budur. Kurumlarla adaletin devreye girmesinden önce olaya bizzat kurulu düzen müdahale etmektedir. Simülasyon sürecinin yalıtılmasını imkansızlaştıran şey, ortalıkta gerçekten başka bir şey göremeyen; gerçekten başka bir şey düşünemeyen bir düzenin varlığıdır. Çünkü bu düzen yalnızca gerçeğin bulunduğu bir ortamda var olabilmektedir. Bir suç simülasyonu ortaya çıkartıldığı zaman eylem ya daha hafif bir şekilde cezalandırılacak (çünkü böyle bir suçun “cezası” olamaz) ya da kamu düzenini bozmakla suçlanacaktır. Bu asla bir suç simülasyonu olarak kabul edilmeyecektir. Çünkü gerçekte simülasyonun eşdeğerlisi olan bir şey yoktur. Çünkü simülasyon düzeyinde baskı (polis) diye bir şey yoktur. İktidar kendisine meydan okuyan bir simülasyona karşılık vermekten acizdir. Bir erdem simülasyonunu nasıl cezalandırabilirsiniz ki? Oysa bir erdem simülasyonu da en az bir suç simülasyonu kadar ciddi bir olaydır. Parodi, boyun eğmeyle, yasak çiğneme arasındaki farkın doğurduğu yasayı devre dışı bırakmaktadır. Kurulu düzenin buna karşı yapabileceği hiçbir şey yoktur. Zira yasalar ikinci basamak simülakrlar arasında yer almaktadırlar. Simülasyon ise her türlü toplumsal olguyla, her türlü iktidarın üstüne oturtulduğu hakikiyle sahte, eşdeğerliklerle rasyonel ayrımlarının ötesine geçmiş durumdadır. Gerçeğin bulunmadığı yerde düzene saldıracaksınız. 

İşte bu yüzden simülasyon her zaman için gerçeğe saldırmaktan yanadır. Kuşkunun olduğu yerde en emin yol budur (zaten ordu da simülatörlere bu yüzden deli muamelesi yapmaktadır). Bu giderek içinden çıkılmaz bir duruma dönüşmektedir. Çünkü simülasyon yalıtılması giderek güçleşen hatta imkansızlaşan bir olguya dönüşmektedir. Bunu başarmasını sağlayan şey ise bizi çevreleyen gerçeğin tepkisizliğidir. Bunun tersi de doğrudur (ve bu tersine çevrilebilirlik hem iktidarın güçsüzlüğü, hem de simülasyon düzeneğinin bir parçası haline gelmiştir). Çünkü bundan böyle gerçeğin üretilişi sürecini yalıtabilmek imkansızlaştığı gibi gerçeği kanıtlayabilmek de imkansızlaşabilmektedir.  İşte bu yüzden bütün soygunlar, uçak kaçırmalar, vs. bir tür soygun simülasyonuyla uçak kaçırma simülasyonuna benzemektedir. Çünkü bu olaylar bir anlamda her gün, medyayı yönlendirerek, bulmaca düzeninin bir parçasına dönüşmekte ve daha önceden hazırlanarak sahneye konulan ve sonuçları daha başlangıcından itibaren bilinen şeylere benzemektedirler. “Gerçek” sonuçlarıyla kimsenin ilgilenmediği olaylar yalnızca bir yinelenmeye mahkum edilmiş bir göstergeler bütününe dönüşmek zorundadır. Ancak bu durum onların etkinliğini bütünüyle saf dışı edememektedir. Tam tersine bir amaçtan yoksun hipergerçek ve birbirlerini doğurup, birbirlerine neden teşkil etmekten başka bir işe yaramayan olaylar (tıpkı tarihi grevler, bunalımlar, vb. gibi) bir anlamda bir düzen tarafından denetlenebilmeleri imkansız şeylere dönüşmektedirler. Çünkü düzen yalnızca gerçek ve rasyonel nedenlerle, sonuçlar üzerinde etkili olabilmektedir. Oysa kesintisiz bir simülasyonun yineleme gücüyle yerçekimi yasalarına uymayan bu tuhaf nebula karşısında gerçeğin yapabileceği bir şey yoktur. 

Bu türden bir başarısızlığa karşı iktidarın başvurabileceği tek silah, tek strateji her tarafa yeniden gerçek ve gönderen sistemleri yerleştirerek, bizi toplumsal gerçekliğin varlığıyla ekonominin ciddiyeti ve üretimin amaçları bulunduğuna inandırabilmektir. Bunu başarabilmek için bunalım söyleviyle birlikte (neden olmasını) arzu söylevine de başvurmaktadır. “Arzularınızın gerçekleştiğini düşünün!” sözü iktidarın üretebileceği en son slogandır, zira gönderen sistemlerinden yoksun bir dünyada gerçeklik ilkesiyle, arzu ilkesinin birbirine karıştırılması bulaşıcı bir hastalık gibi her yanı saran hipergerçeklikten daha az korkutucudur. Hipergerçeklik ve simülasyon, insanı her türlü ilke ve amaçtan caydırabildiği gibi, bu caydırma yeteneğini uzun süre kendisinden yararlanmış olan iktidara karşı da kullanabilmektedir. Zaten bugüne kadar kapital her türlü gönderen sistemiyle, insancıl amaçların yok oluşuna katkıda bulunmuş ve bu fırsattan ilk önce o yararlanmıştır. Bu şekilde davranarak doğruyla yanlış, iyiyle kötü arasındaki ayrımları ortadan kaldırmıştır. Üstelik bütün bunları iktidarın temel taşı haline getirdiği radikal bir değiş tokuş ve eşdeğerlik yasası oluşturabilmek için yapmıştır. İlk kez kapital soyutlayıcı, caydırıcı, bağları kopartıcı ve toprak bütünlüğünü bozmaya yönelik bir rol üstlenmiştir. Gerçeklikle gerçeklik ilkesini birbirine karıştıran kapital aynı zamanda bu gerçekliği, her türlü kullanım değeri, gerçek eşdeğerlik ilkesi, üretim ve zenginliği ortadan kaldırarak yok etmiştir. Uğruna mücadele edilen şeylerin sahip oldukları gerçek dışılık ve güdümlemenin gücü sayesinde güya bir gerçekliğin ortadan nasıl kaldırılmış olduğunu gördük. Kapitali yok etmek isteyen mantığın bugün ondan bir farkı yoktur. Son iktidar kırıntısı da, yaratmış olduğu bu felaket sarmalını (spiralini), kalan son gerçeklik ışığıyla yok etmeye çalışırken, aslında, bu felaketin gösterge sayısını arttırmak ve simülasyon oyununu hızlandırmaktan başka bir şey yapamamaktadır. 

Gerçeğin ürettiği tarihi tehditlere karşı iktidar her zaman bir caydırma ve simülasyon oyununa başvurmuştur. Bu işi kesintisiz bir şekilde ürettiği gerçeğe eşdeğer göstergeler aracılığıyla (tabi bu arada bütün karşıtlıkları da darmadağın ederek) yapmıştır. Günümüzde simülasyon tarafından tehdit edilen (göstergeler oyunu içinde yok olup giden) iktidar: Hem gerçek, hem de bunalım üreterek yapay toplumsal, ekonomik ve politik mücadele biçimleri sunmaktadır. Oysa atı alan Üsküdar’ı çoktan geçmiştir. 
Çağımızdaki temel hastalığın adı: Gerçeğin üretimi ve yeniden üretimi denilen şeydir. Ekonomi politiğin altın yıllarına özgü diğer üretim çeşitlerinin: Değer üretimi, mal üretimi, vb.’nin ne zamandır bir anlamı kalmamıştır. Uzun yıllardan bu yana toplumun hiç durmadan üretip, yeniden can vermeye çalıştığı şey, işte o elinden kaçırmış olduğu gerçektir. İşte bu yüzden “maddi” üretimin bizzat kendisi günümüzde hipergerçek bir şeye dönüşmüştür. Bugün maddi üretim geleneksel üretimin tüm özelliklerine sahip olmakla birlikte, onun çok daha büyük, devasa boyutlara ulaştırılmış yansımasından başka bir şey değildir (keza hipergerçekçi sanatçıların tüm derinlik ve enerjisiyle, tüm anlam ve çekiciliğini bir yeniden canlandırma süreci içinde yitirmiş olan gerçeğe akıl almaz bir şekilde benzettikleri gerçek işte böyle bir gerçektir. Böylelikle simülasyonun ürettiği hipergerçek, gerçeğin her yerde şaşırtıcı biçimde ona benzemesine neden olmaktadır). 

İktidar ise uzun yıllardır kendine benzeyen göstergeler üretmekten başka bir şey yapamamaktadır. Böyle bakınca doğal olarak ortaya bir başka iktidar görüntüsü çıkmaktadır. Bunun adı: Kolektif iktidar göstergeleri talebidir. Ortadan kaybolan iktidarın çevresinde kutsal denebilecek bir birlik oluşmuştur. Az ya da çok herkes bu politik çöküşün yarattığı teröre ortak olmaktadır. Sonuç olarak iktidar oyunu yerini, iktidarı eleştirme saplantısına bırakmış gibidir. Ortadan kaybolmaya başlayan iktidarla birlikte bu kez de ortaya iktidar ölecek mi saplantısı çıkmıştır. Ortadan tamamıyla kalktığı gün ise mantıksal olarak bir iktidar halüsinasyonu sürecine girmiş olacağız. Bu saplantıyla hemen her yerde karşılaşılmaktadır. Herkes bir yandan bu saplantıdan kurtulmaya çalışırken (kimse iktidara sahip olmak niyetinde değildir, herkes iktidarı bir başkasına kakalama eğilimindedir), bir yandan da iktidar özleminin yol açtığı bir ürperti hissetmektedir. Bu iktidarsız toplumlara özgü bir özlemdir ve bu özlem bir zamanlar faşizmin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Faşizm ise, yitirmiş olduğu iktidarın yasını tutan ve ondan bir türlü kopmak istemeyen bir toplumun sahip olduğu “abartılı miktardaki gönderen (referans) sistemidir”. Tükenmeye başlayan bir politika dünyasıyla birlikte Cumhurbaşkanları, (Clastres) ilkel toplumlarda bir iktidar kuklasından başka bir şey olmayan kabile şeflerine benzemektedirler. 

Kennedy iktidarından sonra gelen tüm başkanlar, sanki onu kendileri öldürmüş gibi, bu cinayetin hesabını verme durumuyla karşı karşıya kalmışlardır. Bu hesap verme hem hayal, hem de olgular düzeyinde geçerlidir. Bir kusura dönüşen bu cinayet arkadan gelen başkanlar arasında bir tür suç ortaklığının oluşmasına neden olmuştur. Sonuç olarak bu cinayetin bedelini simüle edilmiş suikastlerle ödemeye çalışmışlardır. Çünkü böyle bir cinayet ancak simüle edilebilirdi. Başkan Johnson’la Ford’un hedef oldukları bu başarısız suikastlerin önceden planlanmış suikastler olduğu ya da en azından birer saldırı simülasyonu olduklarını düşünebiliriz. Kennedy’ler en azından bir şeyleri: Politika ve politik tözü temsil etmekteydiler. Zaten bu yüzden gerçekten öldürüldüler. Oysa ondan sonra gelen başkanlar politika ve politik tözün bir karikatürüne ya da boş bir film şeridine benzemektedirler. Johnson, Ford ve Nixon’un suratları her nedense bir maymunu andırmaktadır. Bunun nedeni belki de bir iktidar maymunundan başka bir şey olamamalarıdır. Hiçbir zaman için geçerli bir ölçüt olmayı becerememiş olan ölüm, bu durumda oldukça anlamlı bir konuma sahip olmaktadır. Efsanevi bir isme sahip olan James Dean, Marilyn Monroe ve Kennedy gibi insanlar gerçekten ölmek zorundaydılar (bunun nedeni romantizm değildir. Bunun nedeni temel bir ilke olan tersine çevirme ve değiş tokuş olayıdır). Oysa bu dönem çoktan sona ermiştir zira içinde yaşadığımız dönemin adı artık simülasyon yoluyla cinayetler, genelleştirilmiş simülasyon estetiğiyle, sözdecinayetler dönemidir. Ölümün yeniden alegorik bir anlama sahip olması iktidarı cezalandırmaktan başka bir şey değildir. Çünkü bu şekilde cezalandırılmayan bir iktidar ne bir töze, ne de kendine ait bir gerçekliğe sahip olabilmektedir. Bu önceden başkan suikastleri Batılı toplumlardaki muhalefet, “sol” ve eleştirel söylev gibi olumsuzlukların da konumunu simgelemektedir. İktidar bu muhalefet simülasyonundan yararlanarak kendi yokluğu, kendi sorumsuzluğu ve kendi gücü konusundaki kuşkuları bertaraf etmeye çalışmaktadır. Zaten bu iktidar da para, dil ve kuramlar gibi dalgalanmaya bırakılmıştır. Yalnızca eleştiri ve olumsuzlama, bir hayalete dönüşmüş iktidarın gerçekliğini gündemde tutabilmektedir. Günün birinde eleştiri ve olumsuzlama tükenirse, iktidarın buna karşı alabileceği tek önlem onlara yapay bir şekilde yeniden can vermek ve bir halüsinasyona dönüştürmektir. 

İşte bu yüzden İspanya’daki ölüm cezaları Batılı liberal demokrasiler açısından, ölmekte olan demokratik değerler sistemini bir tür teşvik anlamına gelmektedir. Bu tazelenen kanın kendilerini daha ne kadar idare edebileceğini sanıyorlar? Tüm iktidarlar kaçınılmaz bir çöküş süreci içine girmiş bulunuyorlar. “Devrimci güçlerse” bu çöküş sürecini ne yazık ki hızlandıramadıkları gibi çoğu kez tam tersini yapıyorlar. Sistem sık sık bu gücü kendine karşı kullanarak her türlü töz ve amacı yok etmeye çalışmaktadır. Böyle bir süreçle baş edebilmek için sisteme karşı koymaya kalkışmak anlamsız bir girişimdir. Onu bu şekilde yok edebilmek mümkün değildir. Çünkü sistemi öldürebilecek bir şey varsa o da sistemin ölümünün engellenmesidir. Sistem de zaten bizden bunu istemektedir: Ölmesini engellememizi ve olumsuz anlamda onu yeniden diriltmemizi arzulamaktadır. Burada devrimci “praxis”le diyalektik sona ermektedir. Her nedense Nixon, ruhsal dengesini yitirmiş sıradan biri tarafından öldürülmeye layık bulunmamıştır [başkanların gerçekten ruhsal dengesi bozuk kişilerce öldürülmesi tarih açısından hiçbir şeyi değiştirmemektedir. Burada solun, sağ tarafından tezgahlanan komploya karşı ayaklanması gereksiz ve anlamsızdır. İktidarı ölüme mahkum edeceğini önceden haber vermek gibi şeyler ilkel toplumlardan bu yana sürüp gelmiştir. Bu türden olayların kökeninde ya şeytanlar ya da deliler ve nevrozlular vardır. Ne var ki bu insanların toplumsal işlevi başkanlara saldıranlarınki kadar önemlidir]. Ancak Watergate başkanı yine de ritüele uygun bir şekilde ölüme mahkum etmiştir. Sonuç olarak Watergate de iktidarı güncel bir şekilde öldürme oyunundan/tezgâhından başka bir şey değildir. Bu açıdan Amerikan başkanlık kurumu Avrupalılar’ınkinden çok daha ilginçtir çünkü ilkel iktidarlarla vahşi ritüellerin tüm şiddet ve dengesizliğine sahiptir. Oysa günümüzde başkanların yasal açıdan mahkum edilmeleri artık cinayetten sayılmıyor. Çünkü mahkumiyet anayasaya uygun bir eylemdir. Sonuç olarak Nixon tüm iktidarların gerçekleştirmeyi düşlediği şeyi yani yeterince ciddiye alınmak, hayati bir tehlikeye dönüşmek ve sonunda iktidardan düşürülerek, ıskartaya atılmayı becermiştir. Oysa Ford böyle bir şansa sahip olamamıştır. Ölmüş bir iktidar simülakrı olarak tüm iktidar göstergelerini, kendine karşı düzenlenen bir cinayet aracılığıyla tersine çevirmekten başka bir şey yapmamıştır. Onu çileden çıkaran şey de zaten bu ölüme karşı iktidarsızlıktan kaynaklanan bir şerbetlenmişliktir. 
Kralın kutsal ve resmi bir törenle öldürülmesini isteyen primitif ritüellerin tersine (kendini kurban etme sözünü veremeyen biri ne kral ne de şef olabilmektedir), modern politikanın hayal gücü Devlet başkanının ölümünü elden geldiğince geciktirmek ve gizlemekten öteye geçememektedir. Bu saplantı devrimlerle karizmatik liderler döneminde daha bir yoğunlaşmıştır. Hitler, Franko ve Mao’nun “yasal” mirasçıları olmadığından(!), iktidarı sürdürebilecek yeni liderler de bulunmadığından, bu liderler kendilerine rağmen sonsuza dek yaşamak zorundadırlar. Popüler mitler onların ölmesini engellemektedir. Firavunlar döneminde de benzer şeyler oluyordu. Birbirlerinin ardına sıralanan tüm Firavun hikayelerinde kahramanların adı istisnasız bir şekilde nedense hep Firavun’dur. 

Bugün de sanki Mao’yla Franko pek çok kez ölmüş ve yerlerini her seferinde “sosie”leri (ikiz denilebilecek benzerleri) almış ve yeniden yaşama dönmüş gibidirler. Politik açıdan birbirlerine benzedikleri sürece, devlet başkanlarının şu ya da bu kişi olması hiç önemli değildir. Çünkü çok uzun bir zamandan beri devlet başkanları (hangisi olursa olsun) kendi simülakrlarından başka bir şeye benzemiyorlar. Zaten onların iktidarda kalmalarını sağlayan şey de budur. Çünkü hiç kimse bu yaşayan/gerçek insanın görüşlerini paylaşmayacağı gibi, onun peşinden de gitmeyecektir. Asıl lider ölmüş olduğundan sadakat gösterisi “benzerine” yapılmaktadır. Bu mit, kralın törensel bir şekilde öldürülme zorunluluğu karşısında uğranılan hayal kırıklığının sürüp gitmesinden başka bir şey değildir. Günümüzde de farklı bir durumda bulunduğumuz söylenemez. Aynı tükeniş sürecini yaşayan toplumlardan hiçbiri bugüne kadar gerçek, iktidar ya da toplumsalın kendisini öteki dünyaya yollayamamıştır. Biz bu gerçek iktidar ve toplumsalı yapay bir şekilde geliştirip güçlendirerek onlardan kurtulmaya çalışıyoruz. Bu işin sonu kuşkusuz sosyalizme çıkacaktır. Bu beklenmedik yön değişikliği ve tarihle hiçbir ilişkisi bulunmayan ironi sonucunda, Tanrı’nın ölümüyle ortaya çıkan dinler gibi, toplumsalın ölümüyle ortaya çıkan bir sosyalizmden söz edilecektir. Bu akla havsalaya sığmayacak düzeyde bir tersine çevirme olayıdır. Bu bir erdemsizlik örneği, dolambaçlı yoldan iktidara gelmektir. Tıpkı ortalıkta bir iktidar bulunmadığını gizlemeye çalışan iktidar örneğinde olduğu gibi. Bu sonsuza kadar sürüp gidecek bir simülasyon örneğidir. Çünkü bir yapı, bir strateji ve güç ilişkileriyle, uğruna mücadele edilecek bir nedenden oluşan hakiki iktidarın tersine, bu simülatif iktidar, varlığını toplumsal talebe borçludur. Öyleyse simülatif iktidar, bir arz ve talep nesnesidir yoksa şiddet ve ölümün egemen olduğu bir şey değil. Politik niteliğini yitirmiş bir iktidarsa, kitlesel üretim ve tüketim düzenine ait sıradan bir mala dönüşmüştür. İktidar ateşi tamamıyla sönmüş, geriye yalnızca sağlıklı bir evren düşü kalmıştır. 

Çalışma konusunda da benzer şeyler söylenebilir. Üretim coşkusuyla üretim üzerine kurulan şiddet oyunları artık sona ermiştir. Günümüzde herkes üretmektedir. Oysa bu arada çalışma kavramının hiç fark ettirilmeden başka bir şeye dönüştürülmüş olduğu görülmektedir. Çalışma da (Marx’ın ideal an- lamda açıkladığı ancak bugünkünden çok farklı olan) bir gereksinim, bir boş zamanları değerlendirme gibi toplumsal bir “talep” nesnesine dönüştürülmüştür, yani yaşamın genel gidişatını belirleyen temel bir kurum olmaktan çıkmıştır. Çalışma sürecinin anlamını yitirmesine koşut olarak, çalışma da toplumsal bir talebe dönüşmüştür. Çalışma da iktidarın geçtiği aşamalardan geçmiştir. Çalışma senaryosu (önceden belirlenmiş bir süreç) ise aslında çalışma ve üretme olaylarının gerçekten de sona ermiş olduklarını gizlemeye çalışmaktadır. Grev senaryosunun gerçekte grevin sona ermiş olduğunu gizlemesi gibi. Çünkü grev bundan böyle işi bırakma değil, çalışma hayatının bir ritüele dönüşmüş, yarım yamalak bir alternatifidir. Grev başladığı anda fabrika yönetimine el koyan personel (gücül düzeyde) bir yandan grevde olduğunu söylerken, diğer yandan da normal üretimi sürdürmektedir. 

Bu bir bilimkurgu öyküsü değildir. Söz konusu olan şey çalışma sürecine uydurulan kılıftır. Üstelik bu kılıfın adı grevdir. Bir üretim bunalımına dönüştürülen grev, modası geçmiş araç gereçle yapılan bir düşük üretim sürecine benzemektedir. Oysa böyle bir durumda ne grev ne de çalışmadan söz edilebilir. Yapılması gereken şey ikisinden aynı anda söz etmektir. Sonuç olarak ortaya bambaşka bir adı olan: Çalışma sihirbazlığı, göz aldatmacası (bir melodram dememek için), bir üretim “scénodrame”ı, bomboş bir toplumsal sahnesinde oynanan kolektif bir dramaturji çıkmaktadır. Burada çalışma ideolojisinin “i”si bile yoktur (“nesnel” sömürü süreciyle “gerçek” çalışma sürecini gizlemeye çalışan şey geleneksel etiktir) yalnızca bir çalışma senaryosu vardır. Tıpkı bir iktidar ideolojisi değil de, bir iktidar senaryosundan söz edilebileceği gibi. İdeoloji, göstergelerin gerçekliğin üstüne yıktıkları bir suçluluk duygusundan başka bir şey değilken; simülasyon gerçekliğe kısa devre yaptırılarak, göstergeler aracılığıyla yeniden yaratılan şeydir. İdeolojik çözümlemenin amacı nesnel süreci yeniden oluşturmakken; hakikati bir simülakr şeklinde sunmaya kalkışmak sahtekârlıktan başka bir şey değildir. İşte bu yüzden iktidar, ideolojik söylevlerle ideoloji üstüne çekilen söylevlerin hepsiyle aynı görüş ve düşünceleri paylaşmaktadır. Çünkü bunlar hakikat’le ilgili söylevler olup hepsi olumludur. Özellikle de devrimci olanlar simülasyonun öldürücü darbelerine karşı son derece etkilidirler. 

 

 

Baudrillard, Jean, and Oğuz Adanır. Simülakrlar ve Simülasyon. Dokuz Eylül Yayınları, 1998

Gerçeğin Stratejisi
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri