Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Biopolitics

College de France

Toplumu Savunmak Gerekir – Foucault’nun Dersleri

 

Burada, bu derslerde ne yapıldığının biraz daha açıklığa kavuşmasını istiyorum. Bulunduğunuz, benim de bulunduğum kurumun tam anlamıyla bir eğitim kurumu olmadığını biliyorsunuz. Uzun süre önce kurulduğunda kendisine yüklenmek istenen anlam ne olursa olsun, şu an College de France esas olarak bir tür araştırma kuruluşu olarak çalışıyor: araştırma yapmak için bize para veriliyor. Ve sanıyorum, her ne olursa olsun, ona şu aşağıdaki ya da en azından benim salık verdiğim diyelim, anlam verilmese ya da yüklenmese eğitim etkinliğinin bir amacı olmazdı: madem araştırma yapmak için para alıyoruz, yapılan araştırmayı kim denetleyebilir? Bununla ilgilenebilecek olanlar ve bu araştırmayı izlemek için bazı gerekçeleri olanlar hangi yoldan haberdar edilebilir? Sonuçta eğitim, yani kamuya açıklama yolu olmasa, yürütülen çalışmanın herkese açık ve az çok düzenli özeti nasıl yapılabilir? Dolayısıyla ben bu çarşamba toplantılarını bir eğitim etkinliği olarak değil daha çok bir çalışmanın, üstelik hemen hemen istediğim gibi yürütmeme olanak tanınan bir çalışmanın bir tür kamuya açık özetleri olarak görüyorum. Bu durumda, yaklaşık olarak ne yaptığımı, hangi aşamada olduğumu, bu çalışmanın [...] hangi yöne gittiğini kesinlikle size anlatmak zorunda olduğumu düşünüyorum gerçekten; ve yine bu doğrultuda size anlattıklarımla istediğinizi yapmakta bütünüyle özgür olduğunuzu düşünüyorum. Bunlar araştırma yolları, düşünceler, şemalar, işaret noktaları, gereçlerdir: bunlarla ne istiyorsanız onu yapın. Sonuçta, bu benim ilgimi çeker ve aynı zamanda beni ilgilendirmez. Bunları kullanma biçiminize kurallar koymak düru- munda olmadığım için beni ilgilendirmez. Ama şu ya da bu biçimde yaptıklarımla buluştuğu, bağlantılandığı ölçüde benim ilgimi çeker. 

Bunu da belirttikten sonra, geçtiğimiz yıllarda neler olduğunu biliyorsunuz: nedenleri pek anlaşılmayan bir tür enflasyon yüzünden, sanırım aşağı yukarı tıkanma noktasına gelinmişti. Sizler dört buçukta gelmek zorundaydmız [...] ve ben, tam anlamıyla hiçbir ilişki kuramadığım insanlardan oluşan bir dinleyici kitlesiyle karşı karşıyaydım, çünkü, salonun yarısı demeyeyim de, dinleyicilerin bir bölümü, söylediklerimi bir hoparlörden dinlemek üzere başka bir salona gitmek zorundaydı. Bu bir gösterime bile dönüşemiyordu çünkü birbirimizi görmüyorduk. Ama başka bir nedenden ötürü tıkanıklık oldu. Şöyle, -size bunu öylesine söylüyorum- her çarşamba akşamı böylesi bir cambazlığı yapmak zorunluluğunda olmak benim için tam bir... nasıl desem, azap desem aşırıya kaçar, sıkıntı demek de biraz yetersiz kalır. Neyse yani ikisinin arası bir şeydi. Öyle ki, bu dersleri gerçekten de oldukça özen ve dikkatle hazırlayabiliyordum ve araştırmanın kendisi yerine, size anlatabileceğim hem ilgi çekici hem de biraz bağıntısız olan şeyler yerine daha çok şu soruyla uğraşıyordum: insanları fazla sıkmayacak biçimde, bir, bir buçuk saat boyunca şu ya da bu konuyu nasıl anlatabileceğim ve her şeyin ötesinde, bu kadar erken bir vakitte, bu kadar az bir süre için beni dinlemeye gelen insanların iyi niyeti nasıl karşılığını bulacak vb. Öyle ki bu konu üzerinde aylar boyu çalıştım ve sanırım benim burada bulunma ve hatta sizin de burada bulunma nedeninizi bu oluşturdu, yani araştırma yapmak, kazımak, birtakım şeylerin üzerindeki tozu almak, düşünce sahibi olmak, bütün bunlar tabii ki çalışmanın [tamamlanan çalışmanın] karşılığı değildi. Şeyler fazlasıyla belirsiz kalıyordu. O zaman kendime dedim ki: otuz ya da kırk kişi bir salonda bir araya gelebilsek her şeye karşın fena olmaz: yaptıklarımı yaklaşık olarak anlatabilir, normal bir araştırma ya da eğitim uygulamasında olan alışveriş ve ilişki kurma olanaklarına biraz olsun yeniden kavuşmak için sizlerle bağlantı kurabilir, konuşabilir, sorularınızı yanıtlayabilirim vb. O halde nasıl yapmalı? Yasal olarak, bu salona giriş için kesin koşullar koyamam. Bu yüzden, dün korespondanımın* dediği gibi, öğrencilerin artık dokuz buçukta kalkamadığını düşünerek dersi sabah dokuz buçuğa almak gibi vahşi bir yöntem benimsedim. Bunun pek de adil olmayan bir ayıklama ölçütü olduğunu söyleyeceksiniz: erken kalkanlar ve kalkamayanlar diye. Ya biri ya da öteki olmalı. Zaten, burada her zaman küçük mikrofonlar var, kayıt cihazları, hem sonradan bunlar elden ele dolaşıyor -kimi durumlarda bu bant olarak kalıyor, kimi durumlarda daktiloya çekilmiş oluyor, hatta bazen kitapçılarda bile bulunabiliyor- bu yüzden dedim ki: bunlar hep dolaşımda olacak. Dolayısıyla bunu deneyelim [...] Sizi bu kadar erken kaldırdığım için beni affedin ve gelemeyenler adına da beni affedin; gerçekten de bunun amacı, biraz bu söyleşileri ve buluşmaları, tamamlanmış, belirli ve düzenli aralıklarla kendisine ilişkin açıklamalarda bulunmak durumunda olan bir çalışmanın, bir araştırmanın daha normal akışına sokmak. 
Peki, ben bu sene sizlere neler anlatmak istiyorum? Şöyle ki, ben biraz bıktım: yani, buraya geldiğimden beri, dört ya da beş yıldır yürüttüğümüz bir dizi araştırmaya belirli bir noktada son vermek, kapatmak istiyorum -tabii araştırma öylesine kul- landığımız bir sözcük, tam olarak ne anlama geliyor ki? ve bu araştırmaların sizin için olduğu kadar benim için de sakıncaları çoğalttığının iyice ayırdına varıyorum. Bunlar, tutarlı bir bütün ve bir süreklilik oluşturamayan, birbirlerine çok yakın araştırmalardı; parçalı, sonuçta hiçbiri bitimine ulaşmamış ve hatta bir devamı bile olmayan, aynı yollara, aynı konulara, aynı kavramlara geri dönen, kendini çok tekrar eden ve dağınık araştırmalardı. Ceza muhakeme usulü tarihi üzerine küçük küçük söyleşiler; psikiyatrinin XIX. yüzyıldaki gelişimi ve kurumsal* Correspondaııt: bir bilim kurumuna ya da topluluğuna dışardan üye olan, bu toplulukla yazışan kimse (ç.n.).
laşmasını içeren konular; bilgicilik ya da Yunan parası, ya da ortaçağda Engizisyon üzerine düşünceler; bir cinsellik tarihinin ya da en azından, XVII. yüzyıldaki mezhep uygulamalarından ya da XVIII-XIX. yüzyıllarda çocuk cinselliği denetimlerinden yola çıkan bir cinsellik bilmesi tarihinin taslağı; kendisiyle ilişkili olan tüm tekniklerle bir anomali bilmesinin ve kuramının doğuşunun saptanmasıydı bunlar. Bütün bunlar yerinde sayıyor, ilerlemiyor; hepsi kendini yineliyor ve bir bağıntısı yok. Temelinde bütün bunlar sürekli olarak aynı şeyden sözediyor ve belki de hiçbir şey söylemiyor; kolay deşifre edilemeyen, hiçbir düzene oturmayan bir karmaşa içerisinde birbiriyle kesişiyor; kısacası, denir ya, bir kapıya çıkmıyor. 


Size şunu söyleyebilirim: ne de olsa bunlar, nereye gittikleri pek önemli olmayan, izlenecek yollardı; hatta hiçbir yere var- maması, en azından önceden belirlenmiş bir yöne gitmemesi önemliydi; nokta nokta çizgilerdi. Size bunları devam ettirmek ya da değiştirmek; bana da, gerektiğinde, bunları sürdürmek ya da başka bir biçim kazandırmak düşüyor. Sonuçta siz ve ben bu parçalardan ne yapacağımızı göreceğiz. Köpükten geçici bir iz bırakarak, su üzerinde sıçrayan, aşağıda, artık ne görüldüğü, ne seçildiği, ne de kimse tarafından denetlendiği yerde, derin, tutarlı ve enine boyuna düşünülmüş bir yörüngeyi izlediğini düşündürten, buna inandıran ya da inanmak isteyen ya da belki de gerçekten buna inanan bir ispermeçet balinasına benzetiyordum kendimi. 
İşte yaklaşık olarak durum buydu, benim algıladığım biçi- miyle; sizce nasıldı bunu bilmiyorum. Ne de olsa, size sunduğum çalışmanın hem parçalı, hem de yinelenen ve bağmtısız bir gidişat kazanması, hani kitaplıklara, belgelere, tozlu yazılara, asla okunmamış metinlere, basılır basılmaz kapağı kapatılan ve ardından ancak birkaç yüzyıl sonra çekilip alındıkları raflarda yatan kitaplara tutkun olanların kişiliklerini etkileyen, "ateşli tembellik" denebilecek bir tür hastalıkla iyi uyuşurdu. Bütün bunlar, bir bilmeyi, bir tür fazladan, gereksiz bir bilmeyi, bilirsiniz, dış göstergeleri sayfa diplerinde hazır bulunan bir sonradan görme zenginliğini, işi başından aşkınmış gibi öğretenlerin ölgünlüğüne çok uyardı. Bu, kuşkusuz Batının en eski en karakteristik gizli derneklerinden birine bağlı olan herkese uyardı; bana göre antikçağda bilinmeyen ve Hıristiyanlığın başında, istilaların, yangınların uzağında, ormanların ücra köşelerinde hiç kuşkusuz ilk manastırların kurulduğu dönemde oluşan, anlaşılmaz biçimde yok edilemeyen bir gizli derneğe uyardı. Ben yararsız derin bilmenin tatlı, sevecen ve büyük farmasonluğundan söz etmek istiyorum. Ama, bu yapmış olduğumu gerçekleştirmeme beni yönlen- diren yalnızca bu farmasonluğa duyulan ilgi değil. Bana kalırsa, yaptığımız ve biraz ampirik ve rastlantısal bir biçimde sizden bana ve benden size geçen bu çalışmayı, yaşadığımız şu son on ya da on beş, en fazla yirmi yıllık, çok sınırlı bir döneme denk düştüğünü söyleyerek gerekçelendirebiliriz, gerçekten önemli olmasa bile, bana göre oldukça ilginç olan iki olayın altını çizebileceğimiz bir dönemden söz ediyorum. Bir yandan, aralıklı ve dağınık saldırıların etkililiği olarak adlandırabileceğimiz şeyle belirginleşen bir dönem bu. Birçok şeyi düşünüyorum, örneğin psikiyatri kurumunun işleyişinin önünü almak söz konusu olduğunda, antipsikiyatrinin sonuçta sınırları çok belirgin olan söyleminin, söylemlerinin keskin etkisini referansları ne olmuşsa ve halen ne oluyorsa olsun, hiçbir toplu dizgeleştirme tarafından desteklenmemiş olduğunu ve hâlâ desteklenmediğini iyi bildiğiniz söylemler bunlar. İlk kaynağı, varoluşsal çözümlemeyi1 ya da genellikle Marksizmden ya da Reich'ın kuramından2 alınan güncel dayanak noktalarını düşü- nüyorum. Aynı zamanda geleneksel cinsellik ahlakına ya da hiyerarşisine karşı yapılan -öyle diyelim- saldırıların, kendisi de muğlak ve oldukça dolaylı, sonuçta da çok bellli belirsiz biçimde Reich'a ya da Marcuse'e3 bağlanan saldırıların tuhaf etkisini düşünüyorum. Bir de yargı ve ceza düzenine yöneltilen saldırıların etkililiği geliyor aklıma, bir bölümü, bir yandan oldukça kuşkulu olan şu genel kavramla, "sınıf adaleti" kavramıyla çok dolaylı olarak bağıntılanan, bir başka bölümü de, ötekilerden daha kesin olmayan bir biçimde temelinde anarşist bir tematiğe dayanan saldırılardır bunlar. Aynı zamanda ve daha kesin olarak, kendi olağanüstü kuramsal yaratıcılığından başka hemen hiçbir şeye dayandırılmamış ve dayandırılmayan Anti-CEdipe (Anti-Oidipus)4 gibi bir şeyin -bir kitabın demeye cesaret edemiyorum- yarattığı etkiyi düşünüyorum; divandan koltuğa geçen, uzun süre kesintisiz kalmış o çağıltının en gündelik uygulamanın içinde bile sesini kısmayı beceren bir kitap ya da daha çok bir şey, bir olaydır bu. 

Dolayısıyla şunu söyleyeceğim: on on beş yıldan beri, şeylerin, kurumların, uygulamaların, söylemlerin hızla yayılan sınırsız eleştirilebilirliği; genel olarak zeminlerin bir tür un ufak olabilirliği, hatta ve belki özellikle en tanıdık, en sağlam ve bize, bedenimize, her günkü jestlerimize en komşu [-en yakın] olanları; işte ortaya çıkan bu. Ama, parçalı ve özel, yerel eleştirilerin bu şaşırtıcı etkililiği ve bu ezilgenlikle birlikte, yine bu yolla, olgular içerisinde, belki başta öngörülmemiş olan bir şey açığa çıkıyor: totaliter kuramlara özgü ketleyici etki diyebileceğimiz bir şey olacaktır bu, en azından kuşatan ve global olan kuramlara özgü demek istiyorum. Bunun nedeni, kuşatıcı ve global kuramların, oldukça düzenli bir biçimde kısmi olarak kullanılabilir gereçler sağlamamış ve hâlâ da sağlamıyor olması değildir: Marksizm ve psikanaliz bunu açıkça kanıtlar. Ama bu kuramlar, sanırım, tam da, söylemin kuramsal bütünlüğünün sanki askıda kalması, her ne olursa olsun parçalara ayrılması, çekiştirilmesi, lime lime edilmesi, tersine çevrilmesi, yerinden kaydırılması, karikatürleşmesi, oynanması, tiyatrolaştırılması vb. koşuluyla ancak, bölge bölge kullanılabilir olan gereçleri sağlamıştır. Her ne olursa olsun totalite'rân bizzat sınırları içerisindeki her tekrar, gerçekte bir frenleme etkisine yol açmıştır. Demek ki, birinci nokta, yaklaşık on beş yıldır olup bitenin birinci özelliği şu: eleştirinin yerel niteliği; bence bu kıt anlayışlı, naif ya da bön bir ampirizm anlamına gelmez, ölük bir eklektizm, oportünizm, herhangi bir kuramsal girişime açık olmak anlamına da gelmez, olası en büyük kuramsal yetersizlikte kendisini kendisine indirgeyecek, biraz gönüllü bir çilecilik de değildir. Sanırım eleştirinin temelde yerel olan bu niteliği, gerçekte, merkezileşmemiş, bir tür özerk kuramsal üretimi işaret eder, yani geçerliğini sağlamak için ortak bir rejimin vizesine gerek duymayan bir şeyi. Ve işte bu noktada, bir süredir olup bitenin ikinci özelliğine ulaşıyoruz: şöyle ki bu yerel eleştiri, bence, "bilme dönüşleri" diyebileceğimiz şeyle, onun içerisinden oluşageldi. "Bilme dö- ıüişleri"nden şunu kastediyorum: geçtiğimiz yıllarda sıklıkla bir dizi tematikle karşılaşıldığı doğruysa eğer: "Hayır! artık bilme değil yaşamı istiyoruz", "artık bilgi değil gerçeği istiyoruz", "kitap değil, para*" vb. gibi, bana öyle geliyor ki bütün bu te- matiğin altında, onun içerisinden, hatta bu tematiğin içerisinde meydana geldiğini gördüğümüz şey, "uyruklaştırılan bilmenin" başkaldırısı diye adlandırabileceğimiz şeydir. Ve "uyrukla ştırılan bilme" derken iki şeyi kastediyorum. Bir yandan, işlevsel tutarlılıklar ya da biçimsel dizgeleştirmeler içerisine gömülmüş, maskelenmiş olan tarihsel içerikleri belirtmek istiyorum sonuçta. Somut olarak söylersek, tabii ki bu tımarhane yaşamının bir göstergebilimi değil, bir suç sosyolojisi de değil, ama bal gibi de cezaevi kadar deliler evinin de gerçek eleştirisinin yapılmasını sağlayan tarihsel içeriklerin belirimidir. Çünkü çok basit olarak, yalnızca tarihsel içerikler, işlevsel düzenlemelerin ya da sistematik örgütlenmelerin tam da maskelemeyi amaçladığı çatışmaların ve savaşımların arasındaki farklılaşmayı bulmaya olanak tanıyabilir. Demek ki, "uyruklaştırılan bilmeler" işlevsel ve sistematik bütünler içerisinde bulunan ve maskelenen ve eleştirinin, kuşkusuz, derin bilgisinin olanaklarıyla yeniden ortaya çıkarttığı tarihsel bilme bloklarıdır. 

İkincisi, sanırım "uyruklaştırılan bilme" den başka bir şey ve bir anlamda bambaşka bir şey anlamak gerekiyor. "Uyruklaştırılan bilme" derken, aynı zamanda kavramsal olmayan bilmeler, yeterince özümlenir duruma gelmemiş bilmeler: naif bilmeler, hiyerarşik açıdan aşağı bilmeler, gerek duyulan bilimsellik ya da bilginin düzeyinin altındaki bilmeler olarak diskalifiye edilmiş bütün bir dizi bilmeyi anlıyorum. Bu aşağısının bilmelerinin, kalifiye edilmemiş bilmelerin, hatta diskalifiye edilmiş bilmelerin yeniden ortaya çıkışıyla, bu bilmelerin: psikiyatriye uyarlanmış olanın, hastanın, hastabakıcının, doktorun, ne ki tıbbi bilmeye hem koşut ve hem de marjinaldir bunlar, suçlunun bilmesinin vb.'nin yeniden ortaya çıkışıyla ben buna "in* Elyazmasında "para" yerine "yolculuk".
sanların bilmesi" diyeceğim (ki bu kesinlikle ortak bir bilme, bir sağduyu değil tersine özel bir bilme, yerel, bölgesel bir bilme, tam birliğe kavuşma durumunda olmayan ve gücünü ancak kendisini çevreleyenlere karşı gösterdiği keskinlikten alan bir bilmedir)-, insanların bu yerel bilmesinin, bu diskalifiye edilmiş bilmelerin yeniden ortaya çıkışıyla eleştiri oluşmuştur.  Diyeceksiniz ki: yine de burada, bir yandaki kılı kırk yaran, derin, kesin, teknik tarihsel bilginin o içerikleriyle, yerel, tekil bilmelerin, ortak anlamı olmayan ve, somut ve açık bir biçimde yönlendirilmediğinde bir anlamda nadasa bırakılmış bu insan bilmelerini, aynı "uyruklaştırılan bilmeler" kategorisi içerisinde toplamayı, birbirine bağlamayı istemek gibi tuhaf bir çelişki var. Bense, şu son on beş yılın söylemlerinin eleştirisine asıl gücünü kazandıran şeyin gerçekten de, derin bilginin gömülü bilmeleriyle, bilgilerin ve bilimlerin hiyerarşisi tarafından diskalifiye edilen bilmelerin bağıntılanışmdan kaynaklandığını düşünüyorum. Her iki durumda, uyruklaştırılan ya da gizlenen bu iki bilme biçiminde gerçekten de söz konusu olan neydi? Savaşımların tarihsel bilmesiydi söz konusu olan. İnsanların dışlanan bilmesinde olduğu gibi derin bilginin uzmanlaşmış alanında, tam da bu ana değin istenildiği gibi yönetilen çatışmaların belleği yatıyordu. Ve böylelikle soykütüğü diyebileceğimiz şey, ya da daha doğrusu, hem savaşımların kesin yeniden keşfi hem de çatışmaların ham belleği olan, sayısız soykütük araştırması ortaya çıktı; ve, uzmanlaşmış bilmeyle insanların bilmesinin birleşimi olarak bu soykütüklerinin oluşması tek bir koşulla mümkün oldu ve hatta bunlar denenebildi: bütün hiyerarşileri ve kuramsal avangardlarm tüm ayrıcalıklarıyla birlikte kapsayıcı söylemlerin zorbalığının sona erdirilmesi koşuluyla. Savaşımların tarihsel bir bilmesinin oluşumuna ve bu bilmenin güncel taktikler içerisinde kullanımına olanak sağlayan birleştirmeye, uzmanca bilgilerle yerel belleklerin birleşmesine dilerseniz "soykütüğü" diyelim. Son yıllarda sizinle birlikte bulmaya çalıştığım, soykütüklerinin geçici tanımı olacaktır demek ki. 

Dolayısıyla soykütüğüne ilişkin diyebileceğimiz bu etkinlik içerisinde, görüyorsunuz ki aslında burada, kesinlikle kuramın soyut birliğinin karşısına olguların somut çokluğunu koymak değildir söz konusu olan; herhangi bir bilimcilik kisvesi içerisinde iyice oturmuş bilgilerin kesinliğini karşısına koymak için spekülatif olanı dışlamak kesinlikle söz konusu değildir. Dolayısıyla bu soykütüğüne değin tasarıyı kateden bir ampirizm değildir. Bu, onu izleyen, kelimenin bilindik anlamıyla, bir pozitivizm de değildir. Aslında burada önemli olan, yerel, kesintili, diskalifiye edilmiş, meşrulaştırılmamış bilmeleri, gerçek bir bilgi adına, birkaç kişinin elinde bulunan bir bilimin hakları adına süzgeçten geçirmeyi, hiyerarşiye sokmayı isteyen birlikçi düşünce merciine karşı harekete geçirmektir. Soykütük- leri bu durumda daha özenli ya da daha kesin bir bilim formuna yapılan pozitivist geri dönüşler değildir. Soykütükleri çok kesin olarak karşı-bilimdir. Bu, soykütüklerinin bilisizliğe ve bilme-olmayana ifade hakkı kazandırmak istemesinden kaynaklanmaz, bilmeyi ya da henüz bilmeyle elde edilmemiş doğrudan bir deneyimin büyülü etkilerinin adlandırılmasını, ortaya konmasını yadsımak da değildir. Mesele bu değildir. Söz konusu olan bilmelerin başkaldırmasıdır. Tam olarak bir bilimin içeriklerine, yöntemlerine ya da kavramlarına karşı değildir, fakat her şeyden önce, bizimki gibi bir toplum içerisinde örgütlenmiş bilimsel bir söylemin kuruluşu ve işleyişine bağlı olan merkezileştirici iktidar etkilerine karşı bir başkaldırıdır. Bilimsel söylemin bu kurumsallaşması ister bir üniversitede ya da daha geniş biçimde pedagojik bir aygıt içerisinde somutlaşsın, bilimsel söylemlerin bu kurumlaşması ister psikanaliz gibi ku- ramsal-tecimsel bir ağ içerisinde ya da Marksizmde olduğu gibi, bütün bağıntılarıyla bir siyasal aygıt içerisinde somutlaşsın, sonuçta pek önemli değildir. Soykütüğü, bilimsel olduğu düşünülen bir söyleme özgü iktidar etmenlerine karşı savaş vermelidir. 

Daha açık olarak, ya da en azından sizin için belki daha açık olacak biçimde şunu söyleyeceğim: uzun yıllardan beri, herhalde bir yüzyıldan fazla bir süredir, Marksizm bir bilim midir yoksa değil midir diye soranların ne kadar çok olduğunu biliyorsunuz. Aynı sorunun psikanaliz konusunda ya da daha beteri, yazınsal metinlerin göstergebilimi konusunda sorulmuş olduğunu ve hâlâ sorulduğunu söyleyebiliriz. Ama "Bu bir bilim midir yoksa değil midir?" sorusuna soykütükleri ya da soykütüğü uzmanları şöyle cevap verecektir: "Tam olarak sizde eleştirdiğimiz şey, Marksizmi ya da psikanalizi ya da şu ya da bu şeyi bir bilime dönüştürmenizdir. Ve eğer Marksizme karşı bir düşüncemiz varsa o da Marksizmin gerçekten de bilime dönüşebileceğidir." Daha özümlenir sözcüklerle olmasa da [en azından] biraz daha açarak şunu söyleyeceğim: Marksizm ya da psikanaliz gibi bir şeyin, günlük akışı, kuruluş yasaları, kullanılan kavramlar içerisinde bilimsel bir pratiğe ne ölçüde benzer olduğunu bilmeden önce, Marksist ya da psikanalitik bir söylemin, bilimsel bir söylemle olan biçimsel ve yapısal benzerliğini soruşturmadan önce, öncelikle şu soruyu sormak, bir bilim olma iddiasının, beraberinde getirdiği iktidar tutkusunu sorgulamak gerekmez mi? Sorulması gereken soru ya da sorular şunlar değil mi: "Bir bilim olduğunuzu ileri sürdüğünüz anda hangi bilme türlerini diskalifiye etmek istiyorsunuz? T>u söylemi tutturan ben, bilimsel bir söyleme sahibim ve bir bilginim' dediğiniz anda hangi konuşan özneyi, hangi söylem sahibi özneyi, hangi deneyim ve bilme öznesini önemsizleştirmek istiyorsunuz? Dolayısıyla yoğun, dolaşımda ve kesintili olan tüm bilme biçimlerinden koparmak için hangi kuramsal-siyasal avangardı başa geçirmeyi istiyorsunuz?" Diyeceğim o ki: "Marksizmin bir bilim olduğunu ortaya koymaya çabalarken size baktığımda, doğrusunu söylemek gerekirse, Marksizmin rasyonel bir yapısı olduğunu ve buna göre önermelerinin doğrulama yöntemlerinden kaynaklandığını kesin olarak tanıtlamakta olduğunuzu görmüyorum. Her şeyden önce sizin başka bir şey yapmakta olduğunuzu görüyorum. Sizin, Batının ortaçağdan bu yana bilime tahsis ettiği ve bilimsel bir söylemi izleyenler için saklı tuttuğu iktidar etmenlerini Marksist söyleme ve bu söylemi tutturanlara bağladığınızı görüyorum." 

Soykütüğü dolayısıyla, bilmelerin bilime özgü iktidarın hiyerarşisi içerisine kaydedilmesi tasarısına karşılık, tarihsel bilmeleri uyrukluktan kurtarmak ve özgür kılmak, yani birlikçi, biçimsel ve bilimsel bir kuramsal söylemin zorlamasına karşı durabilir ve mücadele edebilir kılmak amacını güden bir tür girişim olacaktır. Yerel bilmelerin -Deleuze5 belki de buna "minör" diyecektir- bilginin bilimsel aşamalandırmasma ve özündeki iktidar etkilerine karşı yeniden canlandırılması: işte bu parça parça ve dağınık soykütüklerinin tasarısı budur. İki kelimeyle şunu söyleyeceğim: arkeoloji, yerel gidimliliklerin çözümlenmesinin yöntemi, soykütüğü de, bu yolla betimlenen yerel gidimliliklerden yola çıkarak, bunlardan yayılan boyunduruktan kurtarılmış bilmeleri harekete geçiren taktik olacaktır, bu bir bütün tasarısını yeniden kurmaya yarayacaktır. Görüyorsunuz, dört beş yıldan bu yana inatla yinelediğim bütün araştırma parçaları, birbiriyle kesişen ve askıda bırakılan bütün o sözler bu soykütüklerin öğeleri gibi düşünülebilirdi, ki geçtiğimiz on beş yıl boyunca bunu yapan bir tek ben değilim. Soru: o halde böylesi güzel ve görünüşe bakılırsa pek az doğrulanabilir olan bir ara verme, kopukluk6 düşüncesi neden sürdürülmesin? Neden ben devamını getirmiyorum ve neden psikiyatriye, cinsellik kuramına vb.'ye ilişkin olabilecek bir şeylerden biraz daha almıyorum? 
 

Belki birtakım değişiklikler, konjonktürde birtakım deği- şiklikler olmasaydı buna devam edilebilirdi, doğrudur ve ben de belirli bir noktaya kadar sürdürmeye çalışacağım. Şunu demek istiyorum, beş, on, hatta on beş yıl önce tanık olduğumuz duruma göre, işler belki de değişti; savaşımın çehresi belki de aynı değil. En azından, kumdan çıkarılan bu bilmeleri, bir anlamda diri durumda ve her türlü uyruklaştırmanm dışında değerlendirmemizi sağlayabilecek aynı güç ilişkisi içerisinde mi bulunuyoruz hâlâ? Bilmeler kendilerinden hangi gücü alıyor? Ve sonuçta, bir kere soykütük parçaları böylece ortaya çıkarıldığı andan itibaren, toprak altından çıkarılmaya çabalanan bilme öğeleri türünden bu şeyler değerlendirilip, dolaşıma sokulduğu andan itibaren, şu birlikçi söylemlerce yeniden kodlanma, yeniden sömürgeleştirilme tehlikesiyle karşı karşıya değiller midir? Ki bu birlikçi söylemler, önce dışlayıp ardından yeniden ortaya çıktıklarında görmezden geldikten sonra, artık bu bilmeleri ilhak etmeye, kendi söylemleri ve kendi bilme ve iktidar etmenleri içerisinde yeniden ele almaya bütünüyle hazır durumda olabilir. Ve bizler böylece ortaya çıkarılan bu parçaları korumak istiyorsak, bizim için belki bir tuzak gibi olan o birlikçi söylemi kendi ellerimizle inşa etme tehlikesine düşmeyelim, bize "bütün bunlar pek güzel hoş da, nereye varıyor? Hangi yöne? Hangi birlik için?" diyenlere karşı eğilim, belirli bir noktaya kadar, şunu söylemektir: devam edelim, biriktirelim. Ne ki kolonileştirilme tehlikesiyle karşılacağımız an henüz gelmedi. Az önce sizlere bu soykütük parçalarının belki yeniden kodlanma riskiyle karşı karşıya olduğunu söylüyordum, bununla birlikte meydan okuyabilir ve şunu diyebilirdik: "Bir deneyin bakalım!" Örneğin şunu diyebilirdik: antipsikiyatri ya da psikiyatri kurulularının soykütüğü ele alındığından bu yana -üzerinden on beş yıl geçti- bunu kendi terimleri içerisinde yeniden kuran ve bu soykütüklerinin yanlış, kötü hazırlanmış, kötü iliş- kilendirilmiş, kötü kurulmuş olduğunu gösteren tek bir Marksist, tek bir psikanalist, tek bir psikiyatr çıktı mı? Aslında işler öyle bir durumda ki elde edilen bu soykütük parçaları temkinli bir sessizlikle çevrili. Bunlara karşı en fazla, sanırım geçenlerde B. Juquin'den7 duyduğumuz türden önermeler ileri sürülüyor: "Bütün bunlar pek hoş. Ne var ki Sovyet psikiyatrisi yine de dünyada birinci." Yanıtım şudur: "Tabii, Sovyet psikiyatrisi dünyada birinci, haklısınız, biz de onu tam da öyle olmakla kınıyoruz." Birlikçi kuramların, bilmelerin soykütüğünü sarmaladığı suskunluk, daha doğrusu ihtiyat belki de devam etmek için bir neden oluşturmaktadır. Her durumda, soykütük parçaları böylelikle, tuzak, soru, meydan okuma olarak çoğaltılabilir, nasıl isterseniz. Ama kuşkusuz, sonuçta bir savaşım -bilimsel söylemin iktidar etmenlerine karşı bilmelerin savaşımı- söz konusu olduğu andan itibaren, düşmanın sessizliğini, bizden korktuğunun bir kanıtı olarak düşünmek fazla iyimserlik olur. Düşmanın suskunluğu -[ve] bu her zaman akılda tutulması gereken bir yöntembilimsel ilke ya da taktiksel bir ilkedir- belki onu kesinlikle korkutmadığımızın göstergesidir. Ve bence onu korkutmuyormuşuz gibi davranmak gerekir. Dolayısıyla bütün dağınık soykütüklere sağlam ve sürekli bir kuramsal zemin sağlamak değil -hiçbir biçimde onlara birleştirici bir tür kuramsal üst nokta saptamayı, dayatmayı istemem-, kuşkusuz bu seneden başlayarak ilerideki derslerde, bilimsel söylemin bilim ve iktidar etmenlerine ve kurumlaşmasına karşı bilmelerin başkaldırmasında, savaşıma, muhalif konuma sokulmasında yer alan mizayı ortaya çıkarmaya ya da belirtmeye çabalamak söz konusu olacaktır. 
Bu soykütüklerinin mizası, hedefi, ki bunu biliyorsunuz, be- lirtmeme gerek yok ama, şudur: son kırk yıl süresince saldırısı, gücü, keskinliği, saçmalığı hem Nazizmin çöküş çizgisi, hem de Stalinizmin gerileme çizgisi üzerinde somut olarak ortaya çıkan şu iktidar nedir? İktidar nedir? Daha doğrusu -çünkü "iktidar nedir?" sorusu tam da bütünü kavrayan kuramsal bir soru olacaktır, ki bu da benim istemediğim bir şey- amaç, toplumun farklı düzeylerinde, çok çeşitli yayılımları olan çeşitli alanlarda kendini gösteren farklı iktidar aygıtlarını, işleyişleri, etkileri, bağıntıları içerisinde saptamaktır. Grosso modo, sanıyorum bütün bunların mizası şu olacaktır: iktidarın çözümlenmesi ya da iktidarların çözümlenmesi, şu ya da bu biçimde ekonomiden çıkarsanabilir mi? 

Bu soruyu sormamın nedeni ve bu yolla demek istediğim şu: çok büyük ve çok sayıdaki ayrımları kesinlikle gözardı etmek istemem, ama bana öyle geliyor ki bu ayrımlara rağmen ve bu ayrımlar içerisinde hukuksal ve liberal diyelim, siyasal iktidar anlayışıyla -XVIII. yüzyıl düşünürlerinde rastladığımız anlayış- Marksist anlayış ya da en azından, Marksizmin kavra- nışı olarak geçen yaygın anlayış arasında ortak bir nokta bulunuyor. Bu ortak nokta, iktidar kuramı içerisinde "ekonomizm" olarak adlandıracağım şeydir. Ve buradan şunu demek istiyorum: Klasik hukuksal iktidar kuramında iktidar, bir malın sahibiymişçesine edinilen ve bunun sonucunda, bütünüyle ya da kısmi olarak, temlik ya da sözleşme niteliğindeki -şu an bu pek önemli değil- hukuksal bir bağıt ya da hak doğurucu bir bağıt yoluyla aktarılabilen ya da devredilebilen bir hak gibi görülür, iktidar, somut olarak, her bireyin elinde bulundurduğu ve, bir iktidar, bir siyasal hükümranlık oluşturmak için devredebilecek olduğu şeydir. Siyasal iktidarın oluşumu dolayısıyla bu dizi içerisinde, göndermede bulunduğu bu kuramsal bütünlük içerisinde, bağıta dayalı alışveriş niteliğindeki hukuksal bir işlem modeline göre gerçekleşir. Bunun sonucunda, bütün kuramlar içerisinde süregiden, iktidar ve mallar, iktidar ve zenginlik arasındaki benzerlik apaçıktır. Öteki durumda, tabii ki genel Marksist iktidar anlayışını düşünüyorum: bundan başka bir şey değil, bu açık. Ama bu Marksist kavrayışta, iktidarın "ekonomik işlevselliği" diyebile- ceğimiz başka bir şey var. "Ekonomik işlevsellik", iktidar temel olarak hem üretim ilişkilerini sürdürme rolünü, hem de, üretken güçlerin ele geçirilmesine özgü özel koşulların ve gelişmenin olası kıldığı bir sınıf egemenliğini sürdürme rolünü üstlendiği ölçüde vardır. Bu durumda, siyasal iktidar, ekonomi içerisinde tarihsel varlık olma gerekçesini bulacaktır. Özetle, bir yanda biçimsel modelini, malların dolaşımı ekonomisi, mübadele prosedürü içerisinde bulan bir siyasal iktidar vardır; öte yanda ise, siyasal iktidar tarihsel varlık olma gerekçesini ve somut biçiminin ve fiili işleyişinin ilkesini ekonomide bulur. 
Az değindiğim araştırmaların hedefini oluşturan sorun sa- nırım şöyle ayrışabilir. Birincisi: iktidar, ekonomiye göre her zaman ikinci konumda mıdır? Her zaman ekonomi tarafından erekleştirilip bir anlamda işlevselleştirilir mi? Temel olarak ikti- darın varlık nedeni ve hizmet amacı ekonomi midir? Bu ekonomiye özgü ve onun işleyişi için asal olan ilişkileri yürütmeye, sağlamlaştırmaya, ayakta tutmaya, sürdürmeye mi yöneliktir? İkinci soru: iktidar mal üzerinden mi biçimlenir? İktidar, söz- leşmeyle ya da güçle sahip olunan, kazanılan, aktarılan; devredilen ya da geri alman, dolaşımda olan, belli bir bölgeyi besleyen, bir başkasını es geçen bir şey midir? Ya da tersine, iktidar ilişkileri, ekonomik ilişkilerle derinlemesine bağıntılı olsa da, iktidar ilişkileri gerçekten de her zaman ekonomik ilişkilerle bir tür demet ya da bağ oluştursa da, iktidarı çözümlemek için farklı gereçleri mi kullanmayı denemek gerekir? Bu durumda ise, ekonomiyle siyasal olanın ayrılmazlığı, işlevsel bağımlılığa, biçimsel eşyapılılığa değil fakat kesin olarak ortaya çıkarılması gereken başka bir niteliğe ilişkin olacaktır. 

 

...

İktidarın siyasal olmayan bir çözümlemesini yapmak için şimdilik elimizde ne var? Sanırım gerçekten de elde pek az şey bulunduğu söylenebilir. Önce elde, iktidarın verilmez, değişto- kuş edilmez, geri alınmaz olduğunu ama bir bağıt olarak işlediğini ve ancak bir bağıt olarak var olduğunu öne süren şu sav var. Ayrıca elimizde, iktidarın öncelikle ekonomik ilişkilerin korunması ve sürdürülmesi demek olmadığını, ama kendi içinde birincil olarak bir güç bağıntısı olduğunu öne süren öteki sav var. İşte sorular, daha doğrusu iki soru: iktidar uygulanıyorsa, bu uygulama nedir? Neden ibarettir? Mekaniği nedir? Burada elde bir etken-yanıt olduğunu söyleyebileceğim bir şey var, yani bana göre, sonuçta birçok güncel çözümlemenin somut gerçeğinden gelen anlık bir yanıt: iktidar asal olarak bastırandır. Doğayı, içgüdüleri, bir sınıfı, bireyleri baskı altına alandır. Çağdaş söylemde durmadan yinelenen, iktidarın, baskı altına alan, cezalandıran şey olduğu tanımıyla karşılaşıldığında, aslında çağdaş söylemin yeni bir şey söylemediği görülür. Bunu önce Hegel söylemişti, sonra Freud, sonra da Reich8. Sonuçta, baskı organı olmak, bugünün sözcük dağarcığında iktidarın neredeyse destansı nitelemesidir. Öyleyse, iktidar çözümlemesi öncelikle ve temel olarak baskı mekanizmalarının çözümlemesi olmak zorunda değil midir? 

 

...


İkinci olarak -ikinci etken-yanıt olsun isterseniz- eğer iktidar tam olarak kendi içinde bir güç ilişkisinin ortaya konması ve konuşlanması ise, onu temlik, sözleşme, devir terimleriyle çözümlemektense, hatta onu üretim ilişkilerinin sürdürülmesine ilişkin işlevsel terimlerle çözümlemek yerine, her şeyden önce savaşım, çatışma ya da savaş terimleriyle çözümlemek gerekmez mi? Böylelikle ilk varsayımın karşısında -iktidar mekanizması, temel ve asal olarak baskıdır-, ikinci bir varsayım olacaktır, o da: iktidar, savaştır, başka araçlarla sürdürülen savaştır. Ve bu noktada, Clausewitz'in önermesini9 tersine çevireceğiz ve, politika, savaşın başka araçlarla sürdürülmesidir diyeceğiz. Bu da üç anlama gelmektedir. Öncelikle şu: bizimki, bir toplum içerisinde işleyiş biçimine göre iktidar ilişkilerinin esas olarak demir atma noktası, savaş içerisinde ve savaş yoluyla, tarihsel olarak belirlenebilir bir anda kurulan belirli bir güç ilişkisidir. Ve siyasal iktidarın savaşı durdurduğu, sivil toplumda barışı egemen kıldığı ya da kılmaya giriştiği doğru olsa da, bunu kesinlikle savaşın etkilerini askıya almak ya da savaşın son çarpışmasında ortaya çıkan dengesizliği gidermek için yapmaz. Bu varsayım içerisinde siyasal iktidarın rolü, bu güç ilişkisini sürekli olarak, bir tür sessiz savaş yoluyla, yeniden kurmak ve hatta bunu, insan bedenlerine varıncaya dek, kurumlar, ekonomik eşitsizlikler ve dil içerisine yeniden yerleştirmek olacaktır. Demek ki Clausevvitz'in aforizmasmm tersine çevrilişine verilecek ilk anlam olacaktır bu: siyaset, başka araçlarla sürdürülen savaştır; yani siyaset, savaşta beliren güçler dengesizliğinin onayı ve sürdürülmesidir. Ve bu cümlenin tersine çevrilişi başka bir anlama da gelir: öyle ki, bu "sivil barış" içerisinde, siyasal mücadeleler, iktidar konusunda iktidarla, iktidar için çatışmalar, güç ilişkilerinin değişimleri -bir taraftaki yoğunlaşmalar, tersyüz oluşlar vb. - bütün bunlar, bir siyasal sistem içinde, yalnızca savaşın uzantıları olarak yorumlanmalıdır. Ve bizzat savaşın bölümleri, parçalara ayrılması, yer değiştirmeleri olarak deşifre edilmelidir. Barışın ve onun kurumlarınm tarihi kaleme alındığında, yazılacak olan bu savaşın tarihinden başka bir şey olmayacaktır hiçbir zaman. 
 

...

Clausevvitz'in aforizmasının tersine dönüşü üçüncü bir anlamı da içeriyor: nihai karar ancak savaştan çıkabilir, yani, sonuçta silahların yargıcı olmak durumunda kalacağı bir güç sınavından. Politikanın sonunu, son muharebe getirecektir, yani son muharebe, sonunda ama yalnızca sonunda, sürdürülen bir savaş olarak iktidar uygulamasını askıya alacaktır. Görüyorsunuz ki iktidarı çözümlemek için ekonomist şemalardan sıyrılmaya çalıştığımız andan itibaren, anında iki büyük varsayımla karşılaşıyoruz: bir yanda, iktidarın mekanizması bastırmadır -dilerseniz ben buna kolayca Reich'm varsayımı diyeceğim-, ikinci olarak da: iktidar ilişkisinin temelini güçlerin savaşçı çatışması oluşturur - ki bu varsayıma da yine kolayca Nietzsche'nin varsayımı diyeceğim. Bu iki varsayım uzlaşmaz değildir, tersine; hatta birbirine oldukça benzerlik göstererek birbirine bağlanıyor gibidir: ne olursa olsun, nasıl ki baskı klasik siyasal hukuk kuramında, hukuki düzendeki hükümranlığın kötüye kullanılması idiyse, biraz benzer biçimde bastırma da, savaşın siyasal sonucu değil midir? 

Demek ki iki büyük iktidar çözümleme sistemi karşı karşıya konulabilir. Bir tanesi, XVIII. yüzyıl düşünürlerinde rastlayacağınız eski sistemdir, devredilen temel bir hak olan iktidarla ilintilidir; bu hak, siyasal iktidarın anakalıbı olan sözleşmeyle birlikte, hükümranlığı oluşturandır. Ve böylece oluşturulan bu iktidar, kendini aştığında, yani bizzat sözleşmenin sınırlarına taştığında, baskıya dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Sınırı, dahası sınır aşımı baskı olan sözleşme-iktidar. Bir de, tersine, siyasal iktidarı artık baskı-sözleşme şemasına göre değil de bastırma-savaş şemasına göre çözümlemeye çalışan öteki sistem olacaktır. Ve bu durumda, bastırma, sözleşme açısından baskının olduğu şey, yani bir suistimal değil, tersine, bir egemenlik ilişkisinin basitçe etkisi ve sürdürülmesidir. Bastırma, sürekli bir savaşın işlediği o sözde barışın içerisinde, kesintisiz bir güç ilişkisinin seferber edilmesinden başka bir şey olmayacaktır. Demek ki iki tane iktidar çözümleme şeması var: bir anlamda hukuksal şema olan baskı-sözleşme şeması ve içindeki belirgin karşıtlığın, ilk şemada olduğu gibi, meşru olanla meşru olmayan arasında değil de savaşım ve boyun eğme arasında olduğu bastırma-savaş ya da bastırma-egemenlik şeması. 

Geçtiğimiz yıllardaki derslerde söylediğim her şey hiç kuş- kusuz savaşım-bastırma şeması içerisinde yer almaktadır. Kul- lanmaya çalıştığım şema gerçekte buydu. Ne ki, ben bu şemayı kullandıkça, onu yeniden ele almak durumuna geldim; çünkü hem bir sürü noktada hâlâ yeterince özümlenir değil -hatta hiç değil diyebilirim- ve hem de kanımca bu "bastırma" ve "savaş" kavramları büyük ölçüde değiştirilmeli, öyle olmasa bile belki de, en azından, bir kenara bırakılmalı. Her koşulda, şu iki kavrama, "bastırma" ve "savaş" kavramlarına yakından bakmak, ya da dilerseniz, iktidar mekanizmalarının esas olarak bastırma mekanizmaları olduğu varsayımına ve şu ötekine, siyasal iktidarın ardında, homurdanan ve işleyen şeyin her şeyden önce, esas olarak bir savaş ilişkisi olduğu varsayımına biraz daha yakından bakmak gerekiyor. Kendimle fazla övünmeksizin, uzun süreden beri bu "bas- tırma" kavramından yine de sakındığımı düşünüyorum, ve, tam da az önce sözünü ettiğim soykütükleri konusunda, ceza yasası, psikiyatri iktidarı, çocuk cinselliğinin denetimi vb.'nin tarihi konusunda, bu iktidar oluşumlarında kullanılan mekanizmaların, bastırmadan çok başka türlü bir şey, en azından daha fazlası olduğunu sizlere göstermeye çalıştım. Bu bastırma çözümlemesini, haklı olarak, biraz olsun yeniden ele almadan, kuşkusuz biraz bağmtısız biçimde anlattığım her şeyi biraz to- parlamadan devam edemem. Bu durumda, gelecek ders ya da muhtemelen gelecek iki ders, "bastırma" kavramının eleştirel olarak yeniden ele alınmasına, iktidar mekanizmalarını ve etmenlerini belirtmek için şu an çok yaygın kullanılan bu kavramın, iktidar mekanizmalarını ve etmenlerini kavramakta nasıl ve nerede bütünüyle yetersiz kaldığını gösterme çabasına ayrılacak10. 

Ama dersin esası öteki kanada, yani savaş sorununa ayrıla- caktır. Savaşın, savaşımın, güçler çatışmasının ikili şemasının ne ölçüde sivil toplumun temeli olduğunu, aynı zamanda da siyasal iktidar uygulamasının prensibi ve motoru olarak gerçekten saptanabileceğini görmeye çalışacağım. İktidarın işleyişini çözümlemek için tam olarak savaştan mı söz etmek gerekir? "Taktik", "strateji", "güç ilişkisi" kavramları geçerli midir? Ne ölçüde geçerlidir? İktidar, çok basitçe, silah ve çarpışmadan başka araçlarla sürdürülen bir savaş mıdır? İktidarın toplumu savunmayı üstlendiğine dair, şimdilerde yaygınlaşmış, ayrıca görece yeni olan temadan, siyasal yapısı içerisinde toplumun, bazılarının ötekilere karşı kendilerini, ya da ötekilerin başkaldırısına karşı egemenliklerini savunabilecekleri, ya da, daha basit olarak, zaferlerini savunabilecekleri ve bunu uyruklaştırma içerisinde kalıcı kılabilecekleri biçimde örgütlendiğini mi anlamak gerekir, öyle mi değil mi? Demek ki, bu seneki dersin şeması şöyle olacak: önce, bir ya da iki ders bastırma kavramının yeniden ele alınmasına ayrılacak; ardından şu sivil toplum içerisindeki savaş sorununu ele almaya başlayacağım - muhtemelen bunu gelecek yıllarda da sürdüreceğim, bilmiyorum. Sivil toplumdaki savaşın kuramcıları olarak bilinenleri, bana göre kesinlikle öyle olmayanları, yani Machiavelli ve Hobbes'u bir kenara bırakmakla işe koyulacağım. Sonra ırk sorunu bağlamında, iktidarın işleyişinin tarihsel ilkesi olarak şu savaş kuramını yeniden ele almaya çalışacağım, çünkü, Batıda ilk kez, siyasal iktidarı bir savaş olarak çözümleme olasılığı, ırkların ikililiğinde ayırt edilmiştir. Ve bunu, ırk savaşımıyla sınıf savaşımının, XIX. yüzyıl sonunda, savaş fenomeninin ve siyasal toplum içerisindeki güç ilişkilerinin bunlara göre saptanmaya girişildiği iki büyük şemaya dönüştüğü ana dek götürmeye çalışacağım. 

 

Foucault, Michel, and Şehsuvar Aktaş. Toplumu savunmak gerekir: Collège de France'ta verilen dersler, 1975-1976. Yapı Kredi, 2003.
    

NOTLAR 
1 Burada Michel Foucault, ("antropo-fenomenoloji" ya da Daseinanalyse olarak tanımlanan) Husserl ve HeideggeıTn felsefesinde yeni kavramsal araçlar aramış olan o pskiatri akımına gönderme yapıyor. Foucault bu konuyla daha ilk yazılardan beri ilgilenmişti (bkz. "La ma- ladie et l'existence", Maladie mentale et Personnalite, Paris, Presses uni- versitaires de France, 1954, IV. böl.; "Introduction" â L. Binsvvanger, Le Reve et l’Existence, Paris, Desclee de Brouvver, 1954; "La psycholo- gie de 1850 â 1950", A. VVeber & D. Huisman, Tableau de la philosophie contemporaine, Paris, Fischbacher, 1957; "La recherche en psycholo- gie", J. - E. Morere'in sunduğu araştırmalar olan Des chercheurs s'inte- rogent'da yer alır (Paris, PUF, 1957); son üç metin Dits et Ecrits,ıg^- 1988, J. Lagrange'm işbirliğiyle yayma hazırlayan D. Defert & F. Ewald, Paris, Gallimard/"Bibliotheque des Sciences humaines", 1994, 4 cilt; I: 1954-1969, II: 19JO-19J5, III: 1976-1979, IV: 1980-1988; (bkz. cilt I, sayı 1, 2, 3) ve son yıllarda bu konu üzerine tekrar dönmüştü (bkz. Colloqui cotı Foucault, Salerno, 1981; Fransızca çevirisi Dits et Ecrits'de yer alır, cilt IV, sayı 281). 
2 Bkz. W. Reich: Die Funktion des Orgasmııs; zıır Psychopathologie und zur Soziologie des Geschlechtslebens, Wien, Internationaler psychoanalytisc- her Verlag, 1927; Der Einbruch der Sexııalmoral, Berlin, Verlag für Sexual- politik, 1932; Charakteranalyse, Wien, Selbstverlag des Verfassers, 1933; Massenpsychologie des Faschismus; zur Sexualökonomie der politischen Reak- tion und zur proletarischen Sexııalpolitik, Copenhagen/Prag/Zürich, Verlag für Sexualpolitik, 1933; Die Sexualitat im Kulturkampf, Copenhagen, Sexpol Verlag, 1936. 
3 M. Foucault tabii ki burada, Eros and Civilisation: A philosophical inquiry into Freud, Boston, Ma., Beacon Press, 1955 ve One-dimensional Man: Studies in the ideology of advanced industrial society, Boston, Ma., Beacon Press, 1964, kitaplarının yazarı H. Marcuse'a gönderme yapıyor. 
4 G. Deleuze & F. Guattari, L'Anti-CEdipe. Capitalisme et schizophrenie, Paris, Ed. de Minuit, 1972. M. Foucault'nun U Anti-CEdipe için yaptığı "olay-kitap" yorumlamasını, metnin İngilizce basımına yazdığı önsözde dile ge- tirdiğini anımsatmak gerekir (Anti-Oedipus, New York, Viking Press, 1977; bu önsözün Fransızca çevirisi için bkz. Dits et Ecrits, III. cilt, no 189). 
5  "Minör" ve "minorite" kavramları -bireysel özler olmaktan çok tekil olaylar, töz olma niteliğinden çok "ecceite*" yoluyla bireyleşmeler-, G. Deleuze ve F. Guattari tarafından Kafka.Poıır une litterature miııeure'ae (Paris, Ed. de Minuit, 1975) oluşturuldu; Deleuze tarafından "Philosop- hie et minorite" (Critique, şubat 1978) makalesinde yeniden ele alındı, ardından özellikle Deleuze ve Guattari tarafından kaleme alman Mille Plateaux, Capitalisme et schizophrenie'de geliştirildi (Paris, Ed. de Minuit, 1980). "Minorite" aynı zamanda Guattari'nin geliştirdiği "moleküler" kavramına göndermede bulunur, Guattari, Psychanalise et Transversalite. Essai d'analyse institutionnelle (Paris, Maspero, 1972) ve mantığı "oluş"un ve "yoğunlar"ın mantığıdır. 
6  M. Foucault burada, episteme kavramı ve kesikliliğin konumu konusunda, özellikle Les Mots et les Choses. Une arclıeologie des Sciences hıımaines (Paris, Gallimard, 1966) yayımlandıktan sonra açılan tartışmayı kaynak alıyor. Foucault, bütün eleştirilere, bir dizi kuramsal ve yöntembilimsel açıklamayla yanıt vermişti (özellikle "Reponse â une question", Esprit, Mayıs 1968, s. 850-874 ve "Reponse au Cercle d'epistemologie", Cahiers poıır l'analyse, 9, 1968, s. 9-40, Dits et Ecrits, I, 58 ve 59 sayılı makaleler), daha sonra bunlar L'Arclıeologie du savoif da yeniden ele alındı, Paris, Gallimard, 1969. 
7  O dönemde, Fransız Komünist Partisi milletvekili. 
8  Bkz. G. W. F. Flegel, Grundlinien der Philosophie des Rechts, Berlin, 1821, § 
182-340; S. Freud "Das Unbewussten", hıternationale Zeitschrift fiir drtz- liche Psychoanalyse, cilt 3 (4) ve (5), 1915 ve Die Zukuııft einer Illıısion, Le- ipzig/Wien/Zurich, Internationaler Psychoanalytischer Verlag, 1927. Reich'la ilgili olarak, bkz. 2 no'lu dipnot. 
9  M. Foucault, Cari von Clausewitz'in ortaya attığı ilkenin iyi bilinen for- mülasyonuna anıştırmada bulunuyor (Clausevvitz, Vom Kriege, I. kitap, I. böl., § xxıv, in Hinterlassene Werke, 1-2-3, Berlin, 1832), buna göre: "Savaş, siyasetin başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir"; savaş "yalnızca siyasal bir eylem değil, tam bir siyaset aracı, siyasetin başka yollarla sürdürülmesidir" (a.g.e., s. 28). Bkz. II. kitap, III. bölüm, § III ve VIII. kitap, VI. bölüm. 
10  Yerine getirilmemiş bir sözdür bu. Bununla birlikte, herhalde yabancı bir üniversitede verilmiş olan, elyazmaları arasına katılmış, "bastırma" üzerine bir ders notu bulunmaktadır. Konu La Volonte de savoir'da (Paris, Gallimard, 1976) yeniden ele alınacaktır. 
* Ecceite: bireyi başkaca her şeyden ayıran nitelik (ç.n.). 

 

Foucault'nun Dersleri
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri