Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Taylorizm ve Fordizm

Çalışmanın Toplumsal Düzenlenmesi


Modern toplumlarda ekonomik sistemin en ayırtedici özelliklerinden birisi son derece karmaşık bir iş bölümünün bulunuyor olmasıdır: Çalışma, insanların uzmanlaştığı çok fazla sayıda mesleklere bölünmüş durumdadır. Geleneksel toplumlarda, tarım dışı çalışma, bir zenaatta ustalığı gerektiriyordu. Zenaat becerileri, uzun bir çıraklık dönemi sırasında öğrenili­yordu ve çalışan olağan olarak üretim sürecinin bütün aşamalarını, en başın­dan en sonuna kadar yerine getirmek­teydi. Örneğin, bir saban yapan metal işçisi demiri dökmek, onu biçimlendir­mek ve kurulumunu yapmak zorun­daydı. Modern sanayi üretimimin ortaya çıkışı ile geleneksel zenaatların büyük bir bölümü ortadan kalktı ve onların yerine, daha geniş üretim süreçlerinin bir parçasını oluşturan beceriler geçti. Yaşam öyküsünü tartıştığımız Jockey, buna bir örnektir. Jockey bütün çalışma yaşamını, oldukça uzmanlaşmış bir işte geçirmişti; fabrikadaki öteki insanlar da öteki özgül işleri yapıyorlardı.

Modern toplum çalışmanın ger­çekleştiği yerde de bir kaymaya tanıklık etmiştir. Sanayileşmeden önce, çalışma­nın büyük bölümü evde yapılıyordu ve ev halkının bütün üyeleri birlikte çalış­mayı tamamlıyordu. Elektrik ve kömür­le çalışan makinalar gibi sanayi tekno­lojisindeki ilerlemeler, işyeri ile evin ayrılmasına katkıda bulunmuştur. Giri­şimcilerin sahip olduğu fabrikalar sana­yinin gelişiminin odak noktaları haline gelmiştir: Makina ve ekipman fabrika­larda yoğunlaşmış ve malların kitlesel üretimi evde üstlenen küçük ölçekli zenaatçılığı geride bırakmaya başlamış­tır. Jockey gibi fabrikalarda iş arayan insanlar, uzmanlaşmış bir ödevi yerine getirmek üzere eğitilecekler ve bu çalış­ma karşılığı bir ücret elde edeceklerdi. Çalışanların performansları, işçilerin üretkenliklerini ve disiplinlerini artıra­cak teknikleri gerçekleştirecek olan yöneticiler tarafından gözetim altında tutulmaktaydı.Geleneksel ve modern toplumlardaki iş bölümü arasındaki karşıtlık gerçekten de olağanüstüdür. Gelenek­sel toplumların en büyüklerinde bile, tüccar, asker ve din adamı biçimindeki uzmanlaşmış rollerin yanında, yirmi ya da otuz taneden fazla olmayan ana zenaat ticareti bulunmaktadır. Modern bir sanayi sisteminde, elifi elifine binlerce farklı meslek bulunur. Birleşik Krallık nüfus sayımı, Britanya ekonomisinde yaklaşık 20.000 farklı mesleğin dökümünü yapmaktadır. Geleneksel toplumlarda nüfusun büyük bölümü çiftliklerde çalışır ve ekonomik olarak kendi kendine yeterlidir. Bunlar yiyeceklerini, giysilerini ve yaşamın için gerekli olan öteki şeyleri kendileri üretir. Buna karşın modern toplumların önemli özelliklerinden birisi, ekonomik karşılıklı bağımlılıktaki çok büyük artıştır. Hepimiz, yaşamımızı sürdürmek için gerekli olan ürün ve hizmetler bakı­mından, devasa sayıdaki -bugünlerde bütün dünyaya yayılmış olan- öteki çalışanlara bağımlıyız. Pek az istisna ile, modern toplumlardaki insanların ezici çoğunluğu kendi yedikleri yiyeceği, içinde yaşadıkları evleri, ya da tükettik­leri maddi malları kendileri üretmez. 

İlk sosyologlar, iş bölümünün potansiyel sonuçları -hem bireysel çalışanlar hem de bir bütün olarak top­lum bakımından- hakkında çok fazla yazmışlardır. Kari Marx, modern sanayinin gelişiminin pek çok kişinin çalışmasını sıkıcı, ilginç olmayan biçimlere indirgeyeceği konusunda spekülasyon yapan ilk yazarlardan birisidir. Marx'a göre, iş bölümü insanları yaptıkları işten yabancılaştıracaktır. Marx'a göre yabancılaşma, yalnızca çalışmaya değil, kapitalist bir ortamdaki bütüncül sanayi üretimine karşı kayıtsızlık ya da düşmanlık duygu­larına göndermede bulunur. Marx, geleneksel toplumlarda çalışmanın genellikle çok yorucu olduğuna -köylü çiftçiler kimi zaman şafaktan gün batımına kadar çalışmak zorundaydı- işaret etmekteydi. Yine de, köylüler, çok bilgi ve beceri gerektiren çalışmaları üzerinde gerçek ölçüde bir kontrole sahiptiler. Buna karşılık pek çok sanayi işçisi, ortaya çıkan ürünün yaratılma­sında yalnızca bir parça katkı yapa­bildiklerinden kendi işleri üzerinde çok az kontrole sahiptir; bu ürünün sonun­ da nasıl ya da kime satılacağı konusunda da hiçbir etkiye sahip değillerdir. Marksistler, Jockey gibi işçiler için, çalışmanın yabancı, bir gelir elde etmek için yerine getirilmesi gereken ancak özünde tatmin edici olmayan bir şey olarak göründüğünü söyleyeceklerdir. Durkheim iş bölümü hakkında, potansiyel olarak zararlı etkilerini kabul ediyor olsa da, daha iyimser bir bakış açısına sahiptir. Durkheim'a göre, rollerdeki uzmanlaşma, topluluklar içindeki toplumsal dayanışmayı artıra­caktır. Birbirinden yalıtılmış, kendi kendine yeten birimler olarak yaşamak­tansa, insanlar birbirlerine karşılıklı bağımlılıkları yoluyla bağlanacaklardır. Dayanışma, çok yönlü üretim ve tüketim ilişkileri yoluyla artacaktır. Durkheim bu düzenlemeyi, oldukça işlevsel diye görmekteydi; her ne kadar değişim çok hızlı olursa dayanışmanın bozulabileceğinin farkında olsa da. Durkheim ortaya çıkan bu normsuz olma duygusuna anomi diyordu.

 

Taylorizm ve Fordizm

 

Modern iktisadın kurucularından birisi olan Adam Smith, iki yüzyıl önce, iş bölümünün sağladığı üstünlükleri, artan işgücü verimliliği bakımından tanımlıyordu. Smith'in en ünlü yapıtı, Ulusların Zenginliği (The Wealth of Nations-1776), bir toplu iğne fabrikasındaki iş bölümünün betimlemesi ile başlar. Tek başına çalışan bir kişi bir günde belki 20 iğne yapabilir. Ne ki, bu işçinin ödevi bir dizi yalın işleme bölünürse, uzmanlaşmış işleri yapan on işçi iş birliği içinde birlikte günde 48.000 iğne üretebilir. Başka deyişle işçi başına üretim oranı, 20'den 48.000'e çıkmıştır; her bir uzman işlemci tek başına çalıştığında yapabileceğinden 240 kat daha fazla iğne üretmektedir. Bir yüzyıldan fazla bir zaman sonra bu düşünceler, en gelişmiş ifadesine, Amerikalı bir yönetici danışmanı olan Frederick Winslow Taylor'ın (1865- 1915) yazılarında ulaşmıştır. Taylor'un “bilimsel yönetim” dediği yaklaşım, sanayi süreçlerinin, onları zamanlaması ve düzenlemesi tam olarak yapılabi­lecek biçimde yalın işlemlere bölebil­mek için ayrıntılı bir incelemesine dayanıyordu. Bilimsel yönetimin daha sonra aldığı adla Taylorizm, yalnızca akademik bir çalışma değildi. Taylo­rizm, sanayi üretimini en çoklaştırmak için tasarlanmış bir üretim sistemi idi; yalnızca sanayi üretim ve teknolojisi üzerinde değil, çalışma yeri siyaseti üzerinde de yaygın etkileri olmuştu. Özellikle, Taylor'un zaman ve hareket çalışmaları, üretim süreçleri hakkındaki bilginin işçiden alıp sağlam bir biçimde yöneticilerin eline teslim etmeyi, böylelikle de zenaatçıların korudukları özerkliğin temelini ortadan kaldırmayı sağlamıştır (Braverman 1974). Böyle­likle, Taylorizm, işgücünün nitelikten yoksun bırakılması ve aşağılanmasıyla eşleşir olmuştur. Taylorizmin ilkeleri, sanayici Henry Ford (1863-1947) tarafından benim  senmiştir. Ford, işlemlerin hızlı, kesin ve yalın biçimde yapılması için tasarlan­mış olan uzmanlaşmış alet ve makinaların kullanıldığı, ilk araba fabrikasını 1908'de Michigan, Highland Park'ta, yalnızca bir tek ürün -Ford T Modeli- üretmek için kurmuştu. Ford'un en önemli yeniliklerinden birisi, hay­vanların hareket eden bir hat üzerinde bölüm bölüm parçalandığı Chicago mezbahalarından esinlendiği söylenen montaj hattı idi. Ford'un fabrikasında çalışan her bir işçi, örneğin arabalar önünden geçtikçe sol taraftaki kapının kolunu takmak gibi uzmanlaşmış bir ödevi yerine getiriyordu. T Modelinin üretiminin durdurulduğu 1929'a gelindiğinde, 15 milyondan fazla araba üretilmişti. Ford, kitlesel üretimin kitlesel pazarları gerektirdiğini ilk farkedenlerden birisiydi. Ford, eğer otomobiller gibi standartlaştırılmış mallar daha da büyük miktarlarda üretilecekse, bu mal­ları alabilecek tüketicilerin de garantiye alınması gerektiğini düşünüyordu. 1914 yılında, Ford tek taraflı olarak, Dearborn, Michigan'daki fabrikasında ge­çerli olan sekiz saatlik çalışma ücretini 5 Dolara yükseltti o zamanlar için olduk­ça cömert olan ve işçi sınıfı yaşam biçi­mine böyle bir otomobile sahip ola­bilmeyi katan bir ücret. Harvey'in belirttiği gibi, “Günde sekiz saat ve beş doların amacı, yalnızca işçilerin olduk­ça üretken olan montaj hattı sisteminin gerektirdiği disipline uymalarını sağla­maktı. Bu aynı zamanda işçilere, şirketlerin daha da büyük miktarlarda üretmeye başlayacakları kitle üretiminin sonucu olan ürünleri tüketmek için yeterli olacak gelirin de verilmesi anlamına geliyordu” (Harvey 1989). Fordizm, kitlesel pazara bağlan­mış olan kitlesel bir üretim sistemini anlatmak için kullanılan bir addır. Belirli kimi bağlamlarda, terim, ikinci Dünya Savaşından sonra, kitlesel üretimin yüksek derecede sendikalaşmış istikrarlı işgücü ilişkileriyle eşleştiği kapitalizmin geliştiği döneme göndermede bulunan daha özgül bir anlama sahiptir. Fordizm altında, firmalar işçileriyle uzun dönemli bağlantılar içine girmişler, ücretler de üretkenlikteki artışa sıkıca bağlanmıştı. Böylelikle toplu pazarlık anlaşmaları -firmalarla sendikalar arasındaki, ücretler, kıdem hakları, öde­meleri gibi çalışma koşullarını belirle­yen biçimsel anlaşmalar- işçileri otomatikleştirilmiş çalışma rejimlerini kabullenmelerini ve kitlesel olarak üretilen mallar için yeterli talep yarat­mayı sağlayarak kendi kendini besleyen bir çevrim yaratmıştır. Sistemin genel­likle 1970'lerde sıkıntıya girdiği ve çalışma koşullarında daha fazla esneklik ile daha az iş güvencesinin olduğu koşulların ortaya çıktığı düşünül­mektedir.

 

Taylorizm ve Fordizmin Sınırları


Fordizmin gerilemesinin nedenleri karmaşıktır ve çokça tartışılmıştır. Değişik sanayi kollarındaki firmalar Fordist üretim yöntemlerini benimse­dikçe, sistem belirli sınırlamalar içine girmiştir. Bir zamanlar, Fordizmin bir bütün olarak sanayi üretiminin geleceğini temsil ettiği düşünülürdü. Ne ki zamanla bunun böyle olmadığı görüldü. Sistem yalnızca, araba üretimi gibi büyük pazarlar için standartlaştırılmış mallar üreten sanayi kollarında başarıyla uygulanabilmektedir. Meka­nikleşmiş üretim hatlarını kurmak aşırı pahalıdır; bir kez Fordist bir sistem kurulduğunda oldukça katı hale gelmektedir. Örneğin, bir üründe değişik­lik yapmak için önemli ölçüde bir yeniden yatırım yapmak gerekir. Fordist üretim, eğer fabrikayı kurmak için yeterince finansman bulunabilirse kopyalanması oldukça kolay bir sistem­dir. Ne ki işgücünün pahalı olduğu ülkelerdeki firmalar ücretlerin düşük olduğu yerlerdekilerle rekabet etmekte zorlanmaktadır. Bu, ilk başta Japon (ancak japon ücret düzeyleri artık hiç de düşük değildir) ve daha sonra Güney Kore araba sanayiinin güçlenmesine neden olan etkenlerden birisiydi. Ne ki, Fordizm ile Taylorizmin zorlukları pahalı ekipmanın ötesine geçmektedir. Fordizm ve Taylorizm sanayi sosyologlarının düşük güven sistemleri dediği niteliktedir. İşler, yöneticiler tarafından belirlenir ve makinaların kontrolüne bırakılır. Çalış­ma ödevlerini yerine getirenler yakın­dan izlenir ve onlara pek az eylem özerkliği verilir. Disiplinin ve yüksek nitelikteki üretim standartlarını koru­mak için, çalışanlar sürekli olarak deği­şik gözetim sistemleri ile denetlenirler. Bununla birlikte, bu sürekli göze­tim, istenenin tam tersi bir sonucu yaratma eğilimindedir: işçilerin morali ve kendilerini işe adaması, çokluk aşınır çünkü kendi işlerinin niteliği ya da nasıl  yürütüldüğü hakkında söyleyebilecekleri pek az şey vardır. Pek çok düşük güven konumuna sahip işyerinde, işçinin tatminsizlik ve kaytarma düzeyi oldukça yüksektir; sanayi çatışması da yaygındır. Buna karşın bir yüksek güven sistemi, işçilerin genel kurallar çerçevesinde kendi çalışmalarının hızını ve hatta içeriğini denetlemesine izin veren bir sistemdir. Bu tür sistemler genellikle yüksek örgütlenme düzeyleri­nin olduğu sanayilerde yoğunlaşırlar. Göreceğimiz gibi, yüksek güven sistemleri son yirmi otuz yıldır pek çok işyerinde yaygın hale gelmiş ve çalışma­nın örgütlenmesine ve yürütülmesine ilişkin düşüncelerimizi değiştirmeye başlamıştır.

 

Giddens, Anthony. Sociology. Macmillan, 2001.

Çalışmanın Toplumsal Düzenlenmesi
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri