Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Bilimsel Alan Üzerine “Bourdieu”

Bourdieu

Bilimsel Alan Üzerine “Bourdieu”

 

Bilimsel alanlar ne kadar özerklerse o kadar kendilerini dış sosyal yasaların etkisinden kurtarırlar. Çıkış noktam itibarıyla, “kısa devre hatası” olarak adlandırdığım, bir alanın işleyiş yasalarını dış sosyal yasalara indirgemekten ibaret olan bir tür indirgemeciliği tahlillerimden uzak tuttum. 

Ancak, ikinci bir tür indirgemecilik daha vardır; daha inceden inceye işleyen, bilim sosyolojisinde “güçlü program” olarak adlandırılan şeydir bu. Burada söz konusu olan, savunduğum şeylerin uygun düşmeyecek şekilde radikalleştirilmesidir. Bu, alimlerin stratejilerini her zaman bir parçası oldukları sosyal stratejilere ve sosyal belirleyicilere indirgemekten ibaret olan ve dış -örneğin siyasal- çıkarlardan ve alanın sosyal yasaları -yani daha hususi surette alandaki herkesin müşterisinin aynı zamanda rakibi olmasıyla alakalı içkin zaruretler- tarafından da¬ yatılan, alandaki mücadelelerle ilişkili iç çıkarlardan bihaber bir indirgemeciliktir. Alana içkin çıkarların yüceleştirilmesi, alana her yeni girenden açıkça talep edilir. Bu yüceleştirme, alana aidiyete içkin illusio’nun hususi bir biçimi tarafından, yani bilim oyununu oynanmaya değer, zahmete değer kabul etmeye sevk eden; ilgi gösterilmeye layık, ilginç, önemli konuları, diğer bir deyişle kendini adamaya değer konuları tanımlayan menfaatsiz çıkar veya menfaatsizlikten menfaati olmak şeklindeki bilimsel inanç tarafından içerilmiştir. 

Diğer bir ifadeyle alan, yani daha vazıh ifadesiyle antiekonomik ekonomi ve mahalli olduğu tanzim edilmiş rekabet illusio’nun bu hususi biçimini üretir: Bilimsel çıkar, yani gündelik varoluşta (ve özellikle ekonomik alanda) yeri olan çıkar biçimlerine kıyasla menfaatsiz, meccani [meta dışı] gözüken bir çıkar. Ancak, daha örtük ve ince biçimde, “saf”, menfaatsiz çıkar, menfaatsizlikten menfaati olmaktır; menfaatsizliğin “getirisi olduğu” tüm sembolik ürün ekonomilerine, antiekonomik ekonomilere uygun düşen çıkar biçimidir -bilim insanı kapitalist ile sıradan kapitalisti ayıran en radikal farklılıklardan biri buradadır. Bu noktada, faillerin stratejilerinin -menfaatsizlikten menfaatleri olmalarından ötürü- bir anlamda her zaman çift taraflı, muğlak, menfaatli ve menfaatsiz olduğu ortaya çıkar. Hal böyleyken, bu stratejilere ilişkin birbirinin zıddı iki tasvir verilebilir ancak her biri diğeri kadar yanlıştır; çünkü her ikisi de tek taraflıdır: Birincisi, kutsallaştırılmış, idealize edilmiş iken [menfaatsiz bilim adamı] İkincisi, bilim insanı kapitalisti herhangi bir kapitalistle özdeşleştiren indirgemeci ve sinik bir bakıştır. 

Örneğin büyük Amerikan fizik dergilerinin sorumlularından elimize ulaşmış ve araştırmacıların kendilerini ıstırap içerisinde [makalelerini yayımlatmak için] sabah akşam aradıklarını anlatan tanıklıklar vardır; çünkü beş dakikalık bir gecikme yirmi yıllık bir çalışmanın meyvelerinin heba olması anlamına gelebilir. Bu şartlarda, araştırma dünyasının gerçek pratikleri üzerine bildiğimiz her şey (intihal, fikir hırsızlığı, öncelik münakaşaları, bilimin kendisi kadar eski bir o kadar pratik) tarafından da yalanlanan, bilime ilişkin mitleştirilmiş okumadan oldukça uzak olduğumuzu anlıyoruz. Alimlerin menfaatleri vardır; birinci gelmek, en iyi olmak, ün salmak isterler. 

Ancak bilimsel alanların paradoksu şudur ki; hem bu öldürücü itkileri hem de bunların kontrolünü aynı anda üretirler. Bir matematikçiyi alt etmek istiyorsanız bunu matematik içerisinde kalarak ispat veya çürütme ile yapmanız gerekir. Elbette, her zaman için Romalı bir lejyonerin matematikçinin kellesini koparması mümkündür ancak bu, felsefecilerin dediği gibi, bir “ulam hatası” olur. Böyle bir durumu Pascal, başka bir nizama ait bir iktidarı, o iktidara uygun düşmeyen bir nizamda kullanmaktan ibaret olan bir zorbalık icrası olarak değerlendirirdi. Böyle bir zafer alanın hususi normları nazarında bir zafer değildir. Edebiyat alanının kendi hususi esaslarına riayet ederek onanmışlık mertebesine yükselemedikleri için, kendilerini Fransız [Edebiyat] Akademisi’ne  seçtiren ve zamanlarını gazetelerde yazarak veya televizyonda boy göstererek geçiren bazı yazarların başarıları için de aynı şey geçerlidir. Nüktedan düzeydeki zamane onanmışlıklarının çoğunun telafi edici bir işlevi vardır. 

Bir alan ne kadar heteronomsa [görece daha fazla dışa bağımlı, daha az özerkse] o kadar rekabet kusurludur ve bir o kadar da faillerin, bilimsel olmayan güçleri bilimsel mücadelelere müdahil kılmaları ellerindedir. Tersine, bir alan ne kadar özerkse ve eksiksiz ve katışıksız bir rekabete yaklaşmışsa tenkit de bir o kadar kayıtsız ve şartsız bilimseldir ve sosyal güçlerin müdahalesini (otorite kullanımı, idari cezalar vb.) ihraç edebilir durumdadır. Bu durumda sosyal tazyikler karşılıklı olarak mantıki tazyikler biçimini alır: Alanda kendini kabul ettirmek için bunun haklı sebeplerini kabul ettirmek gerekir; alanda muzaffer olmak için kanıtları, ispatları, çürütmeleri muzaffer kılmak gerekir. 

Bilimsel mücadele, alanında müştereken ve alan marifetiyle (dolayısıyla faillerin her birinde ete kemiğe bürünmüş halde bulunan) biriktirilmiş bilimsel sermaye ne kadar büyükse o kadar güçlü ve etkili silahlara sahip ve sınamanın yani “gerçeğin” hükmünü, bir nevi nihai hakem olarak kabul etme hususunda asgari bir mutabakata ulaşmış hasımlar arasındaki silahlı bir mücadeledir. Açık veya örtük biçimde herkesin müracaat ettiği bu “nesnel gerçeklik”, en son tahlilde, alanda bulunan araştırmacıların verili bir anda bu şekilde değerlendirmek için mutabık kaldıkları şeyden başkası değildir. Bu “nesnel gerçeklik”, alanda hakemliğini zikredenlerin ürettikleri temsiller üzerinden tezahür eder. 

Hasımların, sosyal dünyaya ilişkin bakma-görme ve taksim ilkelerini; sınıf, bölge, millet, etnik vb. esaslı tasnif sistemlerini dayatmak için mücadele ettikleri ve bir anlamda sosyal dünyayı kendi tanı veya tahminlerini, öngörü veya görüşlerini tasdik ettirmek veya diğerlerininkini çürütmek için şahitliğe çağırmaktan, hakim huzuruna davet etmekten yılmadıkları diğer alanlarda da (dini veya siyasal alan gibi) durum budur. Ancak, bilimsel alanın hususiyetini teşkil eden şey, rakiplerin, “gerçeğe” uygunluğu sınama ilkeleri, tez ve hipotezleri geçerli sayma metotları, kısacası nesnelleştirme faaliyetini tesis ve tanzim eden, ayrılmaz surette siyasal ve bilişsel, zımni sözleşme üzerinde mutabık kalmalarıdır. 

Devamında alanda birbiriyle çarpışan şeyler, rakip sosyal inşalardır, temsillerdir (kelimenin bir bakış şeklini göstermeye, kıymetlendirmeye yönelik tiyatral gösteri manasının içerdiği her şeyle). Ancak bu temsiller, disiplinlerin gözetimi ve alanın tenkit mekanizmaları altında ve elbette habitusların orkestrasyonunun görünmez tesiri vasıtasıyla, müşterek surette biriktirilmiş ve müşterek surette kullanılan metot, araç ve deney teknikleri bütünü üzerinden hükmünü dayatabilecek tüm araçlarla donatılmış “gerçeklikte” karşılığı olan gerçekçi temsillerdir. 

O halde en iyi muhtemel bilim dünyasında her şey yolunda gider gibidir; ta ki sadece kanıt ve argümanların gücüne dayalı hasbi bilimsel rekabetin mantığı, alana dış güç ve tazyikler tarafından sekteye uğratılıncaya, hatta bazı durumlarda geçersiz kılınıncaya dek (Özerkleşme sürecinde halen yarı yolda olan ve bazı sosyal sansürleri bilimsel sansür kılığına sokabildiğimiz ve hususi sosyal iktidarın kötüye kullanımlarına -idari erk veya sınav jürilerinin teşkili sırasında kullanılan atama yetkisi gibi- bilimsel kılıf uydurabildiğimiz bilimlerin durumunda görüldüğü üzere). 

Aslında bilim dünyası, tam da ekonomik dünya gibi, güç ilişkilerine, iktidar ve sermayenin temerküzüne ve hatta tekelleşmesine, üretim ve yeniden üretim araçlarına el koyma içeren tahakküm ilişkilerine tanıklık eder. Aynı zamanda, bir yönüyle amacı, söz konusu alt evrene özgü hususi üretim ve yeniden üretim araçlarına hakim olmak olan mücadelelere de tanıklık eder. Eğer hal böyleyse bu, diğer sebeplerin yanı sıra, bilimsel nizamın antiekonomik ekonomisinin -bu noktaya daha sonra geri döneceğim- ekonomi içerisinde soğurulmuş olmasından ve bundan ötürü de kendisini olduğu gibi muhafaza etmeyi veya fethetmeyi amaçlayan tamamıyla siyasal stratejilere ve ekonomik -veya siyasal- iktidarların müdahalelerine mahal vermesindendir. 

Bilimsel faaliyetin ekonomik bir maliyeti vardır ve bir bilimin özerklik derecesi bir ölçüde, kendini gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu ekonomik kaynakların derecesine bağlıdır. (Örneğin bu çerçevede matematikçiler, fizikçilere ve hatta biyologlara göre çok daha elverişli bir konumda bulunurlar.) Ancak bir disiplinin özerklik derecesi, bilimsel alanın kendini dışarıdan gelebilecek müdahalelerle karşı koruyabilme kapasitesine (özellikle yeni girenlere dayattığı ve müşterek surette biriktirilmiş bilimsel sermayeye bağlı, az veya çok zorlu giriş hakkı üzerinden) ve kendi ceza veya mükafatlarını dayatabilme maharetinin derecesine de özellikle bağlıdır. 

 

 

Bourdieu, Pierre, and Levent Ünsaldi. Bilimin toplumsal kullanımları: bilimsel alanın klinik bir sosyolojisi için. Heretik Basın Yayın, 2013.

Bilimsel Alan Üzerine “Bourdieu”
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri