Ad ve Soyad :
E-Posta :
Telefon :
   

Biopolitics

Anorexia I Bulumia

Beden Sosyolojisi

 

İnsanlık tarihinin büyük bir bölü­mü boyunca, ancak pek az kişi sözgeli­mi, azizler ve bazı gizemciler dinsel nedenlerden ötürü, bilerek ve isteyerek aç kalmayı seçmiştir. Ama anoreksianın dini inançlarla belirli bir bağlantısı olmadığı gibi, etkilediği kesim de öncelikle kadınlardır. Anoreksia beden­sel bir hastalıktır; bu yüzden, hastalığı açıklayabilmek için öncelikle hastalığın oluşumunda etkili olan biyolojik ve fiziksel etkenlerin neler olduğuna bakmamız gerektiğini düşünebiliriz. Ne var ki, sağlık ve hastalık da, tıpkı incele­diğimiz diğer konular gibi, toplumsal ve kültürel etkenlerden sözgelimi, zayıf bir bedene sahip olma baskısından etkilenmektedir.

Fiziksel belirtilerle kendini gös­teren bir hastalık olan anoreksia, modern toplumlara özgü olan ve özellikle kadınların fiziksel çekicilikleri konusunda sürekli değişmekte olan görüşlerle bağlantılı bir diyet yapma düşüncesiyle yakından ilişkilidir. Modernlik öncesi toplumların çoğunda ideal kadın bedeni daha derli topluydu. Zayıflık kısmen yiyecek kıtlığının, yani yoksulluğun göstergesi olduğu için hiç de öyle arzulanan bir durum değildi. 1600'lü ve 1700'lü yılların Avrupa'sında bile ideal kadın bedeni orantılı bir biçime sahipti. Rubens'in tabloları gibi  o dönemde yapılmış tabloları gören herkes, kadınların ne kadar yuvarlak hatlı (hatta dolgun) olarak resmedilmiş olduklarını hemen fark edecektir. Arzulanan bir kadınsı beden biçimi olarak zayıflık kavramı, ondokuzuncu yüzyılın sonla­rına doğru orta sınıfa mensup insanlar arasında doğmuş olmakla birlikte, kadınlar için genel bir ideale dönüştürülmesi henüz çok yenidir.

 

Bu nedenle, anoreksianın kayna­ğının modern toplumların yakın geçmi­şinde, kadın bedeni imgesinde meydana gelen değişimler olduğunu söyleyebili­riz. Bir bozukluk olarak ilk kez 1874'te Fransa'da teşhis edilmiş olmakla birlikte, bundan otuz ya da kırk yıl öncesine dek belirsizliğini korumuştur (Brown ve Jasper 1993). O zamandan bu yana kadınlar arasında giderek yaygınlaşmıştır. Aynı şekilde bulimia aşırı yemek yiyip ardından istemli olarak yediklerini kusma hastalığı da yaygınlaşmıştır. Anoreksia ve bulimia genelde aynı kişide, birlikte ortaya çıkarlar. Kişi önce yaptığı diyet sonu­cunda aşırı derecede zayıflar, sonra da normal kilosunu koruyabilmek için aşırı ölçüde yemek yer ve ardından bu yediklerini çıkartması sonucunda yine bir zayıflama evresine girer. Anoreksia ve diğer beslenme bo­zuklukları artık modern toplumlara öz­gü belirsiz hastalık biçimleri değildirler. Birleşik Krallık'ta 18-24 yaş arası kadın­lar üzerine yapılan bir araştırma, bu kadınların yalnızca dörtte birinin kilo­sundan memnun olduğunu ortaya koymuştur: Söz konusu kadınların %39'u, kilolarını her gün dert ettiğini, onda biri ise düzenli olarak kendilerini aç bıraktıklarını belirtmişlerdir (Flour Advisory Bureau 1998). Beslenme Bozuklukları Birliği, Birleşik Krallık'ta teşhis konmuş ve konmamış yaklaşık 1 milyon 150 bin erkek ve kadın beslen­me bozukluğu hastası bulunduğunu tahmin etmektedir. Ne zayıflama takıntısı ne de bunun sonucunda ortaya çıkan beslenme bozuklukları Avrupalı ve ABD'li kadınlara özgüdür. Batı'nın kadın güzelliğine ilişkin imgelerinin dünyanın geri kalanına yayılması, bu hastalıkların da dünyaya yayılmasını beraberinde getirmiştir. Sözgelimi, Japonya'da beslenme bozukluğu ilk kez 1960'lı yıllarda ülkenin hızlı ekonomik gelişiminin ve küresel ekonomiyle bütünleşmesinin bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Şimdiyse her yüz Japon kadınından birinde anoreksia görül­mektedir ve bu oran neredeyse ABD'dekine eşittir. 1980'li ve 1990’li yıllarda Tayvan, Çin, Filipinler, Hin­distan ve Pakistan'ın kentsel bölgeleri­nin yanı sıra Hong Kong ve Singapur'da da, özellikle zengin kadınlar arasında beslenme bozuklukları görülmeye başlanmıştır (Efron 1997). Medscape tarafından yayımlanan Genel Tıp'ta (General Medicine -2004) yer alan bir rapora göre, kadınlarda bulimia neurosa görülme sıklığı, Batılı ülkelerde %0,3 ile % 7,3 arasında değişirken, bu oran Batılı olmayan ülkelerde %0,46 ile % 3,2 arasında seyretmektedir (ANFED 2005).

 

Bir kez daha, beslenme bozukluğu ve kişinin kendi görünüşünden hoşnut olmaması gibi tamamen kişisel sorunlar olarak görünen şeylerin aslında toplumsal meseleler oldukları ortaya çıkmaktadır. Anoreksianın sadece insan yaşamını tehdit eden boyutlarda olan türleri değil, aynı zamanda diyet yapma saplantısı ve dış görünüşü aşırı önemseme durumları da hesaba katıldıkta, beslenme bozuklukları artık milyonlarca insanın yaşamının bir parçası haline gelmiştir ve yalnızca Birleşik Krallık'ta değil, dünyadaki sanayileşmiş ülkelerin hepsinde görülmektedir. Besleme bozukluklarının yaygınlığı şaşırtıcı boyutlardadır ve toplumsal etkenlerin sağlığımız ve toplumsal etkileşim yeteneklerimiz üzerindeki etkilerinin neler olduğu sorusunu akla getirir. Beden sosyolojisi olarak bilinen çalışma alanı, bedenlerimizin bu toplumsal etkenlerden nasıl etkilendiğini inceler. İnsan olarak elbette bir bedenimiz vardır, ancak bedenlerimiz toplumun dışında kendi hallerinde var olan fiziksel şeyler değildirler. Bedenle­rimiz, toplumsal deneyimlerimizden etkilendiği ölçüde, ait olduğumuz grupların norm ve değerlerinden de derinden etkilenmektedir.
 

Bu bölümün ana izleklerinden biri de bedenin gitgide “doğa”dan -yani etrafımızı saran çevreden ve kendi biyolojik ritimlerimizden- ayrılmasıdır. Bedenlerimiz, makinelerden diye dere uzanan geniş bir yelpazede bilimin ve teknolojinin istilasına uğramakta ve bu istila yeni ikilemler yaratmaktadır.  Sözgelimi, plastik cerrahi biçimlerinin giderek yaygınlaşması bize yeni seçe­nekler sunmuştur ama aynı zamanda hararetli toplumsal tartışmaları da beraberinde getirmiştir. “Teknoloji” terimi burada dar anlamıyla anlaşılmamalıdır. Teknoloji, en temel anlamıyla, maddi teknolojilere gönderme yapar. Sözgelimi, modern tıpta kullanılan ve doğum öncesi dönemde bebeğin gelişim evrelerinin izlenebilmesine izin veren tarayıcılar, maddi teknolojilere bir örnektir. Ama biz burada Michel Foucault'nun (1988) “toplumsal teknolojiler” olarak adlan­dırdığı bedeni etkileyen teknolojileri de
göz önünde bulundurmak zorundayız. Foucault bu deyimle bedenin, gitgide, olduğu gibi kabul edilen bir şey olmaktan çıkıp “yaratılmak” zorunda olan bir şeye dönüşmesini kastetmektedir. Toplumsal bir teknoloji, bedenlerimize işleyişlerini arzuladığımız biçimde değiştirebilmek için yaptığımız herhangi bir düzenli müdahaledir. Anoreksianın kaynağı olan diyet, toplumsal bir teknoloji örneğidir.

 

Giddens, Anthony. Sociology. Macmillan, 2001.

Beden Sosyolojisi
Site Haritası
© Copyright 2019 Tüm hakları saklıdır. Homopsychologicus Psikoterapi ve Psikolojik Danışmanlık
Designed & Developed by Art Web ® Tasarım ve Yazılım Hizmetleri